Yol Başlıyor
7 Haziran sabahı…
Güneş henüz yeni yükselirken İznik’ten sessizce ayrıldık. Arkamızda alıştığımız hayat, önümüzde ise binlerce kilometrelik bilinmez bir yol uzanıyordu. Direksiyona geçtiğimde hissettiğim duygu heyecandan çok huzurdu. Çünkü aylar süren hazırlıkların ardından artık plan yapma zamanı bitmiş, yolun kendisi başlamıştı.
Karavanımız hazırdı. Ford Ranger, arkasındaki yükü yıllardır tanıyormuş gibi sakince ilerliyordu. Çekme karavanımız ve araç üstü çadırımız, önümüzdeki iki ay boyunca evimiz olacaktı. Otel rezervasyonlarımız yoktu. Yetişmemiz gereken saatler de…
Bizim tek programımız, yolun bize göstereceklerine açıktı. Dört yol arkadaşıydık.
Ömer, her yeni gördüğü köyde yaşamaya karar verecek kadar çabuk bağlanan bir gezgindi.
İkbal, yolun bütün ayrıntılarını sessizce izleyen, çoğu zaman fark edilmeyen güzellikleri ilk gören kişiydi.
Arzu ise yolculuğun en zor anlarında bile enerjisini kaybetmeyen, gülümsemesiyle herkesi rahatlatan yol arkadaşımızdı.
Ben ise yıllardır hayalini kurduğum bu yolculuğun sonunda sadece yeni ülkeler görmek değil, unutulmayacak bir hikâye biriktirmek istiyordum.
Avrupa’nın doğusuna doğru ilerlerken ilk hedefimiz Bulgaristan sınırıydı.
Pazar günü yola çıkmayı özellikle seçmiştik. İstanbul trafiğini en az sorunla geçebilmek için bundan daha doğru bir zaman olamazdı.
Sınırı geçtikten sonra şehirleri arkamızda bırakıp Balkanların yeşil yollarına daldık.
Yol kenarındaki ayçiçeği tarlaları, küçük köyler ve eski taş evler bize yolculuğun gerçekten başladığını hissettiriyordu.
İlk geceyi geçireceğimiz yer ise Bulgaristan’ın en güzel köylerinden biri olarak gösterilen Bojentsi idi.
Akşam saatlerinde köye ulaştığımızda güneş ormanın arkasına doğru çekilmeye başlamıştı.
Bojentsi, ilk bakışta insanın sesini alçaltmasına neden olan yerlerden biriydi.
Taş döşeli dar sokaklar…
Ahşap cumbalı evler…
Asırlık meşe ağaçları…
Ve her tarafı saran sessizlik…
Sanki zaman burada yıllardır aynı hızda akıyordu.