İznik’ten Kuzey Kutup Dairesine

KAPAK

Yol Başlıyor

7 Haziran sabahı…

Güneş henüz yeni yükselirken İznik’ten sessizce ayrıldık. Arkamızda alıştığımız hayat, önümüzde ise binlerce kilometrelik bilinmez bir yol uzanıyordu. Direksiyona geçtiğimde hissettiğim duygu heyecandan çok huzurdu. Çünkü aylar süren hazırlıkların ardından artık plan yapma zamanı bitmiş, yolun kendisi başlamıştı.

Karavanımız hazırdı. Ford Ranger, arkasındaki yükü yıllardır tanıyormuş gibi sakince ilerliyordu. Çekme karavanımız ve araç üstü çadırımız, önümüzdeki iki ay boyunca evimiz olacaktı. Otel rezervasyonlarımız yoktu. Yetişmemiz gereken saatler de…

Bizim tek programımız, yolun bize göstereceklerine açıktı. Dört yol arkadaşıydık.

Ömer, her yeni gördüğü köyde yaşamaya karar verecek kadar çabuk bağlanan bir gezgindi.
İkbal, yolun bütün ayrıntılarını sessizce izleyen, çoğu zaman fark edilmeyen güzellikleri ilk gören kişiydi.
Arzu ise yolculuğun en zor anlarında bile enerjisini kaybetmeyen, gülümsemesiyle herkesi rahatlatan yol arkadaşımızdı.
Ben ise yıllardır hayalini kurduğum bu yolculuğun sonunda sadece yeni ülkeler görmek değil, unutulmayacak bir hikâye biriktirmek istiyordum.

Avrupa’nın doğusuna doğru ilerlerken ilk hedefimiz Bulgaristan sınırıydı.

Pazar günü yola çıkmayı özellikle seçmiştik. İstanbul trafiğini en az sorunla geçebilmek için bundan daha doğru bir zaman olamazdı.

Sınırı geçtikten sonra şehirleri arkamızda bırakıp Balkanların yeşil yollarına daldık.
Yol kenarındaki ayçiçeği tarlaları, küçük köyler ve eski taş evler bize yolculuğun gerçekten başladığını hissettiriyordu.
İlk geceyi geçireceğimiz yer ise Bulgaristan’ın en güzel köylerinden biri olarak gösterilen Bojentsi idi. Akşam saatlerinde köye ulaştığımızda güneş ormanın arkasına doğru çekilmeye başlamıştı.

1

Bojentsi, ilk bakışta insanın sesini alçaltmasına neden olan yerlerden biriydi.
Taş döşeli dar sokaklar…
Ahşap cumbalı evler…
Asırlık meşe ağaçları…
Ve her tarafı saran sessizlik…

Sanki zaman burada yıllardır aynı hızda akıyordu.
Evlerin bacalarından yükselen hafif duman, pencerelerde duran sardunyalar ve taş duvarların arasından geçen dar yollar, bize yalnızca güzel bir köy değil, yaşayan bir tarih sunuyordu.
Burada geçirdiğimiz ilk gece, yolculuğun geri kalanı için de bir işaret gibiydi.
Doğru karar vermiştik.
Büyük şehirlerin karmaşası yerine, karakterini koruyabilmiş küçük yerleşimleri seçmek bize çok daha fazla mutluluk veriyordu.

Ertesi sabah kuş sesleriyle uyandık.
Kahvemizi karavanın önünde içerken hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.
Daha yolun ilk günündeydik ve şimdiden yüzlerce kilometrelik yorgunluğu unutmuştuk.

Önümüzde Romanya vardı. Ve Romanya’nın en görkemli yapılarından biri…Korvin Kalesi.

Yol boyunca Balkan dağlarının arasından ilerledik. Virajlı yollar bazen geniş ovalara açılıyor, bazen sık ormanların içine giriyordu. Öğleden sonra Hunedoara’ya ulaştığımızda, uzaktan görünen kuleler bizi adeta Orta Çağ’a çağırıyordu.

2

Korvin Kalesi gerçekten etkileyiciydi.
Yüksek burçları, taş köprüleri ve sivri kuleleriyle, çocukluğumuzdaki şövalye hikâyelerinden çıkmış gibiydi.
Kaleyi gezerken taş duvarlara dokunuyor, yüzlerce yıl önce burada yaşamış insanların ayak seslerini hayal ediyorduk.

3

Geceyi daha önce konakladığımız çayırlıkta geçirmek istedik. Ancak yıllar içinde çevre değişmişti. Eski yerimizi bulamayınca, dere kenarında sessiz bir boşluk keşfettik. Karavanımızı oraya yerleştirdik.

O akşam dere sesi, bütün gece bize ninni söyledi. Fakat ertesi sabah beklenmedik bir olay yaşandı. Karavanın fren sisteminde ciddi bir sorun olduğunu fark ettik. İlk anda moralimiz bozuldu. Yolculuğun daha başında böyle bir arıza hiç kimsenin isteyeceği bir şey değildi. Ama bazen yolun en güzel sürprizleri de tam böyle başlar.

Deva’da küçük bir karavan atölyesi bulduk. İçeri girdiğimizde bizi güler yüzlü bir usta karşıladı. Sorunu birkaç dakika içinde anladı. Meğer karavan üreticisinin bakım sırasında ihmal ettiği bir fren bağlantısı, bütün sıkıntının sebebiymiş. Saatler içinde arızayı giderdi. İşimizi bitirdikten sonra elimizi sıktı ve gülerek,
“Artık gönül rahatlığıyla Kuzey Kutup Dairesi’ne kadar gidebilirsiniz.” dedi.

Haklı çıktı. O küçük tamir, yolculuğun geri kalanında bizi hiç üzmedi. Arıza nedeniyle birkaç saat kaybetmiştik. Fakat bu gecikme bize hiç planlamadığımız bir şehri kazandırdı.

Timișoara…

1

Bazen navigasyonun değil, hayatın yaptığı rota değişiklikleri daha güzeldir. Timișoara da onlardan biri oldu. Şehir, rengârenk meydanları, zarif binaları ve canlı sokaklarıyla bizi şaşırttı. Planlarımızın dışında olmasına rağmen, geriye dönüp baktığımızda iyi ki uğramışız dediğimiz yerlerden biri olarak hafızamıza kazındı.

Akşam yeniden direksiyon başına geçtiğimizde güneş batıyordu. Macaristan sınırını geçtik. Geceyi bir tarla kenarında geçirmeye karar verdik.

Aracımızın penceresinden dışarı baktığımda, sonsuz görünen buğday tarlaları rüzgârla dalgalanıyordu.

Gökyüzü yıldızlarla doluydu. İlk kez, önümüzde bizi bekleyen on binlerce kilometreyi düşündüm. Henüz yolun başındaydık. Ama içimde tuhaf bir his vardı. Sanki bu yolculuk yalnızca Avrupa’yı değil, bizi de değiştirecekti.

Budapeşte’de Tarihle İlk Buluşma

Macaristan sınırını geçtikten sonra geceyi sessiz bir tarla kenarında geçirmiştik. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte karavanın kapısını açtığımda yüzüme serin bir yaz sabahı çarptı. Uzakta çalışan birkaç traktör dışında duyulan tek ses kuşların cıvıltısıydı. Böyle sabahlarda insan, neden karavanla yolculuk yaptığını bir kez daha hatırlıyor.

Kısa bir kahvaltının ardından Budapeşte’ye doğru yola çıktık.

Yaklaşık iki yüz yirmi kilometrelik yolun sonunda Arena Camping’e ulaştığımızda, yolculuğumuzun en düzenli kamp alanlarından biriyle karşılaştık. Girişten itibaren her şey planlıydı. Karavanlar nizami biçimde yerleştirilmiş, ortak kullanım alanları tertemizdi. En hoşumuza giden ayrıntı ise musluklardan akan suyun doğrudan içilebilir olmasıydı. Avrupa’nın kuzeyine doğru ilerledikçe bunun ne kadar büyük bir konfor olduğunu daha iyi anlayacaktık.

Karavanımızı güvenle kamp alanına bıraktık.

Artık Budapeşte bizi bekliyordu.

3

Şehir merkezine yaklaştığımızda ilk mücadelemiz tarihî yapılar değil, park yeri oldu. Aracımızın yüksekliği nedeniyle kapalı otoparkları kullanamıyorduk. Birkaç tur attıktan sonra, tam şehir merkezinde boş bir alan görünce önce inanamadık. Üstelik ücretsizdi.

“Bugün şans bizimle.” dedi Ömer. Gerçekten de öyleydi.

İlk durağımız Aziz Stefan Bazilikası oldu. Meydana adım atar atmaz insan kendini Avrupa’nın büyük başkentlerinden birinde hissediyor. Geniş meydan, kafelerde oturan insanlar, bisikletliler, sokak müzisyenleri ve gökyüzüne yükselen bazilika…

Şehrin kalbi burada atıyordu.

Bazilikanın görkemi kadar çevresindeki yaşam da dikkat çekiyordu. İnsanlar acele etmiyor, meydan sadece geçip gidilen bir yer değil, yaşanan bir mekân olarak kullanılıyordu.

Avrupa şehirlerinde bizi en çok etkileyen özelliklerden biri buydu. Meydanlar otomobiller için değil, insanlar için yapılmıştı.

1

Bir süre sonra Tuna Nehri’ne yöneldik.

Nehir boyunca yürürken Budin ile Peşte’nin neden yüzyıllardır birbirini tamamlayan iki şehir olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Tarih boyunca nice savaşlar görmüş bu şehir, bugün dinginliğiyle ziyaretçilerini karşılıyor.

1945 yılında büyük ölçüde yıkılan tarihî köprüden geçerken ister istemez geçmişi düşünüyorduk. Bir zamanlar bombalarla sarsılan bu köprüden bugün dünyanın dört bir yanından insanlar fotoğraf çekerek geçiyordu.

Savaşların bıraktığı izler silinebiliyor belki… Ama hafızası hiçbir zaman silinmiyor.

Buda Tepesi’ne çıktığımızda şehir ayaklarımızın altına serildi.

Tuna, iki yakayı zarif bir kurdele gibi birbirine bağlıyor; Parlamento Binası, kiliseler ve köprüler güneş ışığında ayrı bir güzelliğe bürünüyordu. Fotoğraf makinelerimiz neredeyse hiç durmadan çalışıyordu.

Fakat bazı manzaralar vardır ki ne kadar fotoğraf çekerseniz çekin, gördüğünüz duyguyu karelere sığdıramazsınız. Budapeşte de onlardan biriydi

Günün son durağı Gellért Tepesi oldu. Yıllar önce geldiğimizde çevresi büyük ölçüde boş toprak alanlardan oluşuyordu. Bu kez bambaşka bir manzarayla karşılaştık. Tarihi dokuya uygun taş yürüyüş yolları yapılmış, seyir terasları düzenlenmiş, peyzaj çalışmaları özenle tamamlanmıştı. En önemlisi ise yapılan bütün düzenlemelerin doğallığı bozmadan gerçekleştirilmiş olmasıydı.

Özgürlük Heykeli’nin bulunduğu noktadan Budapeşte’yi son kez seyrettik. Rüzgâr hafif hafif esiyor, Tuna’nın suları akşam güneşini yansıtıyordu. Bazen bir şehri sevmek için günler gerekmez. Birkaç saat yeter. Budapeşte bizim için öyle şehirlerden biri oldu.

Akşam kamp alanına döndüğümüzde hepimiz tatlı bir yorgunluk içindeydik. Ertesi günkü rotamız yine köylerdi. Çünkü biz yolculuğun en güzel hikâyelerinin büyük şehirlerde değil, haritalarda küçük puntolarla yazılan yerlerde saklı olduğuna inanıyorduk.

Sabah erkenden karavanımızı hazırladık. İlk durağımız Szentendre olacaktı. Fakat yolculukların değişmez kuralı yine kendini gösterdi. Navigasyon bizi köy meydanına değil… Doğruca mezarlığa götürdü.

Aracın içinde birkaç saniyelik sessizlikten sonra hepimiz aynı anda gülmeye başladık.
Ömer, “Demek ki önce eski sakinleri ziyaret edeceğiz.” diye espri yaptı.

1

Navigasyon hatasını düzelttikten kısa süre sonra gerçek Szentendre’ye ulaştık. Ve işte o anda… Ömer’in klasik cümlesi yine geldi: “Ben buraya yerleşiyorum.” Aslında artık buna alışmıştık. Yolculuk boyunca beğendiği her köyde aynı kararı veriyor, birkaç saat sonra ise yeni bir köyde tekrar yerleşmeye karar veriyordu. Biz de onu gülerek dinliyorduk.

Szentendre gerçekten büyüleyiciydi. Dar taş sokakları, rengârenk evleri, sanat galerileri, küçük kafeleri ve çiçeklerle süslenmiş pencereleriyle insanı yavaşlamaya davet ediyordu. Burada saatler geçirmek mümkündü. Ama önümüzde uzun bir yol vardı.

Sıradaki hedefimiz Slovakya’nın dağlarıydı. Ve henüz bizi bekleyen sürprizlerden haberimiz yoktu…

Dağ Köylerinden İnsanlık Tarihinin En Karanlık Sayfalarına

Szentendre’den ayrılırken aracın aynasından son kez geriye baktım. Dar sokaklar, küçük meydanlar ve rengârenk evler yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Bazı yerler insanda ayrılık hissi bırakır; daha birkaç saat kalmış olsanız bile oradan ayrılırken sanki eski bir dostu geride bırakıyormuşsunuz gibi olur. Szentendre de bizde tam bu duyguyu bıraktı.

Rotamız artık kuzeye dönüyordu.

Macar ovalarını geride bırakıp Slovakya’nın dağlık bölgelerine doğru yükselmeye başladık. Yol ilerledikçe manzara değişiyor, düzlüklerin yerini ormanlar, çam ağaçları ve dağ yamaçlarına serpiştirilmiş küçük yerleşimler alıyordu. Harita üzerinde günler önce işaretlediğimiz küçük bir köy vardı.

Vlkolínec.

Burası öyle bir yerdi ki, turist otobüslerinin yoğun olarak uğradığı noktalardan değildi. Belki de bu yüzden gerçek kimliğini koruyabilmişti.

1

Köye vardığımızda ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu.

Öyle bir sessizlik ki, rüzgârın ahşap evlerin saçaklarına dokunuşunu bile duyabiliyordunuz.

Birkaç tavuk bahçelerde dolaşıyor, uzaktan bir köpeğin havlaması duyuluyor, onun dışında hayat ağır ağır akıyordu.

Ahşap evlerin tamamı yüzyıllardır aynı teknikle yapılmıştı. Hiçbiri diğerinden daha gösterişli değildi. İnsan burada mimarinin yalnızca barınmak için değil, doğayla uyum içinde yaşamak için de var olduğunu hissediyordu.

Sokaklarda yürürken kimse acele etmiyordu. Belki de zaman gerçekten burada biraz daha yavaş akıyordu.

Ömer yine dayanamadı. “Bakın,” dedi gülerek, “emekli olunca buraya yerleşiyorum.” Artık bu cümle yolculuğumuzun vazgeçilmezlerinden biri hâline gelmişti. Ama içimizden geçen duygu aynıydı. İnsan böyle yerlerde birkaç gün değil, birkaç ay yaşamak istiyor.

Öğleden sonra yeniden direksiyon başına geçtik. Slovakya’nın dağ yolları bizi fark ettirmeden Polonya sınırına ulaştırdı. Ne sınır kapısı vardı… Ne uzun kuyruklar… Ne pasaport kontrolü… Sadece küçük bir tabela…

“Polonya.”

Avrupa Birliği’nin açık sınır sistemi, yolculuğun akışını hiç bozmuyordu. Akşam saatlerinde Zakopane’ye ulaştık. Burası hakkında çok şey okumuştuk. Kafamızda küçük, geleneksel bir dağ köyü canlandırmıştık. Fakat karşımıza çıkan yer oldukça hareketliydi.

Oteller… Restoranlar… Kayak mağazaları… Dağ sporlarına yönelik yüzlerce işletme… Zakopane, klasik anlamda bir köy değil; doğanın ortasında kurulmuş canlı bir turizm merkeziydi.

Elbette çevresindeki Tatra Dağları muhteşemdi. Zirvelerde hâlâ kar vardı. Çam ormanlarının arasından yükselen kayalıklar gerçekten etkileyiciydi.

Ama şehir merkezi bize beklediğimiz duyguyu vermedi. Yine de dere kenarında bulduğumuz sessiz bir noktada geceyi geçirmek, günün en güzel anlarından biri oldu.

Karavanın kapısını açıp dere sesini dinlerken, şehir merkezinin kalabalığını çoktan unutmuştuk.

Ertesi sabah bizi farklı duygular bekliyordu. Bugünkü rotamız yalnızca bir gezi noktası değildi. İnsanlık tarihinin en acı tanıklarından biriydi.

Auschwitz.

1

Yol boyunca araçta fazla konuşmadık. Böyle yerlere giderken insan ister istemez zihnini hazırlıyor. Fakat vardığımızda farklı bir gerçekle karşılaştık.

Müzeyi gezebilmek için haftalar öncesinden rezervasyon yapmak gerekiyordu. Bizim gibi sürekli hareket eden yolcular için bu mümkün değildi. İçeri giremedik. Sadece giriş bölümündeki anıtın önünde durduk. Bir süre sessizce etrafı izledik. Burada milyonlarca insanın hayatı sona ermişti.

Şimdi ise dünyanın dört bir yanından insanlar aynı yere tarih öğrenmek için geliyordu. Hayatın en büyük ironilerinden biri belki de buydu. Bir zamanların ölüm kampı… Bugünün hafıza mekânı…

Oradan ayrılırken hiçbirimiz konuşmadık. Bazen sessizlik, söylenebilecek bütün cümlelerden daha güçlüdür. Yol bizi yeniden kuzeye taşıdı.

Varşova…

2

Savaşın küllerinden yeniden doğmuş bir şehir. Eski şehrin girişine adım attığımız anda bunu hissettik. Taş döşeli sokaklar, rengârenk cepheler ve geniş meydanlar ilk bakışta yüzyıllardır ayaktaymış gibi görünüyordu. Oysa biliyorduk ki bunların büyük bölümü savaş sonrasında tek tek yeniden inşa edilmişti. Bu yeniden doğuş, yalnızca binaların değil, bir milletin iradesinin de simgesiydi.

İlk meydanda insanlar açık hava kafelerinde oturuyor, çocuklar güvercinleri kovalıyor, sokak sanatçıları keman çalıyordu. Biraz ilerlediğimizde ana meydana ulaştık. Etrafımızı çevreleyen tarihi yapılar, kusursuz restorasyonlarıyla adeta geçmişi bugüne taşıyordu.

3

Beton kuleler yerine tarih konuşuyordu burada. Belki de Varşova’yı güzel yapan buydu. Şehir geçmişinden kaçmamıştı. Onu ayağa kaldırmıştı. Meydandaki banklardan birine oturduk. Uzun süre hiçbir yere yetişme telaşı olmadan insanları seyrettik. Karavan yolculuğu bize bunu öğretmişti. Bazen bir şehri anlamanın en güzel yolu yürümek değil… Durmaktır.

Sadece oturup etrafı izlemek… Şehrin ritmini dinlemek… Çünkü her şehrin kendine özgü bir sesi vardır. Varşova’nın sesi ise geçmişine rağmen umut doluydu. Akşam üzeri yeniden yola çıktığımızda Baltık ülkelerine doğru ilerliyorduk.

Önümüzde Litvanya vardı. Ve adını yıllardır duyduğumuz, Türk tarihinin beklenmedik izlerini taşıyan küçük bir şehir…

Trakai.

Oraya vardığımızda bizi yalnızca güzel bir göl değil, geçmişten bugüne ulaşan bambaşka bir hikâye bekliyordu.

Baltıkların Sessiz Güzelliği

Varşova’dan ayrılırken geriye dönüp son kez şehrin kulelerine baktık. Avrupa’nın birçok kentini gezmiştik ama Varşova’nın bizde bıraktığı duygu farklıydı. Çünkü bu şehir yalnızca taş ve tuğladan ibaret değildi; küllerinden yeniden doğmanın sembolüydü.

Kuzeye doğru uzanan yol, kilometreler boyunca yemyeşil ormanların arasından ilerliyordu. Polonya’nın geniş düzlükleri, zaman zaman küçük göllerle, zaman zaman da sararmaya başlayan buğday tarlalarıyla kesiliyordu. Yolculuğun bu bölümünde artık acelemiz iyice azalmıştı. Norveç hâlâ uzaktaydı ama artık yolun kendisinden keyif almayı öğrenmiştik.

Haritamızda işaretlediğimiz yerlerden biri Necko idi.

Yol üzerinde kısa bir mola verdik. Burası kötü bir yer değildi; temiz, düzenli ve sakindi. Ancak bazen bir yer bütün güzelliğine rağmen insanda iz bırakmaz. Necko da bizim için öyle oldu. Fotoğraflarımızı çektik, kısa bir yürüyüş yaptık ve yeniden direksiyon başına geçtik.

Asıl heyecanımız Litvanya sınırını geçtikten sonra başladı. Avrupa’da sınır geçişleri artık yalnızca yol kenarındaki tabelalardan ibaretti. Bir anda kendinizi başka bir ülkede buluyorsunuz. Dil değişiyor… Yol işaretleri değişiyor… Ama doğa aynı huzurla devam ediyor. Öğleden sonra Trakai’ye ulaştık.

1

Daha şehrin girişinde gölün üzerinde yükselen kırmızı tuğlalı kale dikkatimizi çekti. Suyun ortasındaki küçük adaya kurulmuş bu yapı, masallardan çıkmış gibiydi. Ahşap köprüden yürüyerek kaleye yaklaşırken gölün üzerindeki hafif rüzgâr yüzümüze çarpıyor, güneş suyun üzerinde binlerce küçük pırıltı oluşturuyordu.

3

Fakat Trakai’yi bizim için özel yapan yalnızca bu güzel kale değildi. Burası, yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Karay Türklerinin yurduydu. Göç ederek değil… Asırlardır burada var olarak…

Türkçenin farklı bir lehçesini yaşatmaya çalışan bu küçük topluluğun hikâyesini düşünürken, Atatürk’ün onlara Türkiye’den dergiler göndererek dillerini korumalarına destek olduğunu hatırladım. İnsan bazen tarihin küçük ayrıntılarında büyük devlet adamlarının büyüklüğünü daha iyi anlıyor.

Trakai’den ayrılırken yalnızca güzel bir gölü değil, tarihle kurulmuş görünmez bir bağı da yanımızda götürüyorduk.

1

Akşam üzeri Vilnius’a ulaştık. Litvanya’nın başkenti ilk bakışta sakin görünüyordu. Eski şehir bölgesinde yürürken dar sokaklar, kiliseler ve meydanlar bize Baltık şehirlerinin kendine özgü mimarisini tanıtmaya başladı.

Varşova kadar görkemli değildi. Ama daha dingindi. Sadece eski şehir içinde araç trafiğinin devam etmesi bu huzurlu atmosferi zaman zaman bozuyordu.

Geceyi burada geçirdik.

Ertesi sabah kuzeye doğru yeniden yola çıktığımızda artık şehirlerden çok küçük yerleşimleri seçmeye karar verdik.

1

Çünkü yolculuğun başından beri en güzel sürprizleri onlar hazırlıyordu. Bu kez durağımız Kėdainiai idi. Haritada küçük görünen bu kasaba bizi şaşırtmayı başardı.

Meydana vardığımız anda dikkatimizi çeken ilk şey tertemiz sokaklardı. Parklar… Çiçekler… Sessiz yürüyüş yolları… Her şey büyük bir özenle korunuyordu. Burada dolaşırken zamanın yavaşladığını hissettik.

Kimse acele etmiyor, insanlar banklarda oturup sohbet ediyor, çocuklar güven içinde bisiklet sürüyordu. Bazen küçük şehirler, büyük başkentlerden çok daha fazla şey anlatır. Kėdainiai bize bunu öğretti.

Öğleden sonra yeniden yola çıktık. Aslında hedefimiz Riga’ya ulaşmaktı.

Fakat her zamanki gibi planlarımızı yine yol değiştirdi. Ana yolu bırakıp köy yollarına sapınca kilometreler uzadı. Akşam olduğunda Letonya sınırına ulaşamayacağımızı anladık. Hiç üzülmedik. Çünkü yolculuğun en güzel tarafı tam da buydu.

Program bize değil, biz programa hükmediyorduk. Geceyi Linkuva’da, bir okulun bahçesinde geçirdik. Hayatımız boyunca bir okul bahçesinde karavanla konaklayacağımızı hiç düşünmemiştik. Ama burası son derece güvenliydi. Çevresindeki parklar, oyun alanları ve yemyeşil çimenler bize küçük bir kamp alanından çok daha fazlasını sunuyordu.

Sabah erkenden yeniden yola çıktık. Bu kez hedefimize ulaştık.

Riga…

1

Baltık Denizi’nin yüzyıllar boyunca en önemli ticaret merkezlerinden biri. Eski şehir bölgesine adım attığımız anda taş sokaklar bizi karşıladı. Gotik kuleler… Rengârenk cepheler… Eski lonca binaları… Her köşe başında tarihin başka bir sayfası açılıyordu. Riga’da dolaşırken kendimizi birkaç yüzyıl öncesinde hissettik.

Buradan ayrılıp Estonya’ya geçtiğimizde ise bambaşka bir atmosfer bizi bekliyordu.

Tallinn…

1

Belki de Baltık ülkeleri içinde en çok etkilendiğimiz şehir. Orta Çağ surları hâlâ ayaktaydı. Kuleler… Dar taş sokaklar… Eski şehir kapıları… Sanki zaman burada hiç ilerlememişti. Avrupa’nın birçok eski kentini gezmiştik. Ama Tallinn’in tarihi dokusunu koruma konusundaki başarısı gerçekten etkileyiciydi.

Akşam limana ulaştığımızda dört ülkeyi geride bırakmıştık. Karavanımızı feribota yerleştirirken hafif bir heyecan vardı. Çünkü birkaç saat sonra İskandinavya’ya adım atacaktık. Saat 22.30’da feribot ağır ağır limandan ayrıldı. Tallinn’in ışıkları yavaş yavaş ufukta küçülürken güverteye çıktım. Baltık Denizi sakindi. Rüzgâr serin esiyordu. Ufukta gece olmasına rağmen tam bir karanlık yoktu. Kuzeye yaklaştığımızı artık gökyüzü de anlatmaya başlamıştı. Karavanımız aşağıdaki güvertede sessizce bizi bekliyordu. Biz ise Finlandiya’ya doğru ilerleyen geminin güvertesinde uzun süre denizi seyrettik.

Sabah gözlerimizi açtığımızda artık yeni bir ülkedeydik. Ve bundan sonra yol bizi yavaş yavaş Avrupa’nın değil… Kuzey’in gerçek yüzüyle tanıştıracaktı.

Helsinki

İlk bakışta modern ve düzenli bir Kuzey Avrupa şehri gibi görünse de, sokaklarında dolaştıkça geçmişin izlerini hissettiren köklü bir tarihe sahip olduğunu fark ediyoruz.

Helsinki, 1550 yılında İsveç Kralı Gustav Vasa tarafından kurulmuş. Ancak bugünkü görünümünü büyük ölçüde 1809 yılında Finlandiya’nın Rus İmparatorluğu’na bağlanmasından sonra kazanmış. 1812 yılında başkent ilan edilince şehir adeta yeniden inşa edilmiş ve bugün merkezde gördüğümüz pek çok tarihi yapı bu dönemde ortaya çıkmış.

10

Şehrin tarihi kalbi sayılan Senato Meydanı, Helsinki’nin eski ruhunu en iyi yansıtan yerlerden biri. Meydanın çevresindeki sarı ve beyaz renkli neoklasik binalar, ziyaretçiyi bir anda 19. yüzyıla götürüyor. Meydanın en görkemli yapısı ise şüphesiz Helsinki Katedrali. Beyaz cephesi ve yeşil kubbeleriyle şehrin sembolü haline gelen bu yapı, Helsinki siluetinin vazgeçilmez bir parçası.

Meydandan aşağı doğru yürüdüğünüzde eski liman bölgesine ulaşılıyor. Kauppatori olarak bilinen Pazar Meydanı, yüzyıllardır deniz ticaretinin merkezi olmuş. Bugün de balıkçı tekneleri, pazar tezgâhları ve tarihi binalar sayesinde geçmişle günümüzü bir arada yaşatıyor.

7

Helsinki’nin tarihi dokusunda Rus etkisi de oldukça belirgin. Limanın hemen üzerinde yükselen kırmızı tuğlalı Uspenski Katedrali, Batı Avrupa’dan çok Rus şehirlerini andıran mimarisiyle dikkat çekiyor. Altın kubbeleri ve kırmızı cepheleriyle şehrin farklı kültürlerin kesişim noktası olduğunu hatırlatıyor.

Eski şehir sokaklarında dolaşırken devasa tarihi yapılar kadar, sade taş binalar, dar sokaklar ve limana açılan eski geçitler de Helsinki’nin geçmişini hissettiriyor. Burada tarih, Riga veya Tallinn’deki gibi ortaçağ surları ve kulelerle değil; düzenli meydanlar, zarif devlet binaları ve Baltık kıyısındaki ticaret kültürüyle karşımıza çıkıyor.

Helsinki’nin eski yüzü, gösterişli bir ihtişamdan çok Kuzey insanının karakterini yansıtıyor: sade, sağlam ve zarif. Yüzyıllar boyunca İsveç ve Rus kültürlerinin etkisi altında şekillenen şehir, bugün geçmişini korurken modern yaşamla uyum içinde varlığını sürdürüyor.

Baltık kıyısında dolaşırken hissedilen serin rüzgâr, tarihi meydanlarda yükselen katedraller ve limandan gelen martı sesleri, Helsinki’nin geçmişle bugün arasında kurduğu güçlü bağın en güzel tanıkları oluyor. Bu şehir, tarihi dokusunu bağırarak değil, sessizce ve kendine özgü bir zarafetle anlatıyor.

Karavan yolculuğu sırasında Finlandiya’nın sakin ve şirin kıyı kentlerinden biri olan Uusikaupunki’ye uğradık. İlk bakışta küçük bir kasaba gibi görünse de, denizcilik geçmişi ve düzenli şehir dokusuyla bizi oldukça etkiledi.

23

Şehrin merkezinde dolaşırken rengârenk ahşap evler, bakımlı sokaklar ve liman çevresindeki huzurlu atmosfer hemen dikkat çekiyor. Özellikle eski şehir bölgesinde yürürken Finlandiya’nın geleneksel mimarisini yakından görme fırsatı bulduk. Limanda sıralanan tekneler ve Baltık Denizi’nden gelen hafif esinti yürüyüşümüze ayrı bir keyif kattı.

Uusikaupunki, yüzyıllar boyunca önemli bir gemi yapım ve ticaret merkezi olmuş. Bu nedenle şehirde denizcilik kültürü hâlâ canlı şekilde hissediliyor. Liman çevresinde vakit geçirirken hem yerel halkın günlük yaşamına tanıklık ettik hem de Finlandiya’nın büyük şehirlerden uzak, sakin yüzünü görmüş olduk.

Şehrin en etkileyici yapılarından biri olan Uusikaupunki Old Church, sade ama etkileyici mimarisiyle dikkat çekiyor. Ahşap yapısı ve iç mekândaki tarihi detaylar, bölgenin geçmişine ışık tutuyor.

Günün sonunda deniz kenarında oturup Baltık’ın dingin manzarasını izlerken Finlandiya’nın neden dünyanın en huzurlu ülkelerinden biri olarak gösterildiğini bir kez daha anladık. Kalabalıktan uzak, sakinliği ve düzeniyle öne çıkan Uusikaupunki, yolumuzun üzerinde karşılaştığımız hoş sürprizlerden biri oldu. Birkaç saatlik ziyaret için gelmiş olsak da, şehrin huzurlu atmosferi hafızamızda güzel bir iz bıraktı.

NORVEÇ – HAYALİN BAŞLADIĞI ÜLKE

On üç gün, yaklaşık beş bin kilometre…

Bulgaristan’ın orman köylerinden başlayan yolculuk; Romanya’nın kaleleri, Macaristan’ın ovaları, Polonya’nın tarih kokan şehirleri, Baltık ülkelerinin sakin sokakları ve Finlandiya’nın sonsuz ormanları arasından geçerek bizi sonunda hayalini kurduğumuz ülkeye ulaştırdı.

Navigasyonda yazan tek kelime hepimizi heyecanlandırdı.

Norway

Arabada kısa bir sessizlik oldu. Kimse konuşmadı. Çünkü bazen insanın yıllardır hayalini kurduğu bir yere ulaşması, kelimelerin önüne geçiyor. Sadece camdan dışarı bakıyorduk. İlk anda dikkatimizi çeken şey doğanın sertliğiydi.

Norveç sınırına yaklaştıkça coğrafya dramatik biçimde değişti. Sonsuz düzlüklerin yerini dağlar, fiyortlar ve derin vadiler almaya başladı. Yol bazen bir deniz kıyısından geçiyor, bazen de yüksek kayalıkların arasına giriyordu. Her virajın ardından yeni bir kartpostal manzarası çıkıyordu karşımıza.

Ve bunların arasına serpiştirilmiş küçücük yerleşimler… İnsan burada doğaya hükmetmiyor. Doğanın izin verdiği kadar yaşayabiliyor. İşte Norveç’in ilk öğrettiği şey buydu.

Lofoten’e Yolculuk

2

Kuzeye doğru ilerledikçe yollar daralmaya başladı. Dağların içinden geçen tüneller… Denizin üzerine kurulmuş köprüler… Bir adadan diğerine uzanan yollar… Bazen kilometrelerce hiçbir yerleşim görmüyorduk. Sonra bir viraj dönüyor, kırmızı boyalı birkaç balıkçı evi beliriyordu. Sanki biri dev bir tablo yapmış da bizi içine bırakmıştı. Her mola verdiğimiz yerde aynı şeyi söylüyorduk.

“Burada biraz daha kalalım.” Ama biliyorduk. Bir sonraki viraj daha güzel olacaktı. Gerçekten de öyle oluyordu.

Kuzey Kutup Dairesi’nin Büyüsü

Haziran ayındaydık. Ama saat kavramı yavaş yavaş anlamını kaybediyordu. Gece yarısı… Saat on iki… Gökyüzü hâlâ aydınlıktı. İlk kez yaşayan biri için inanılması güç bir duyguydu. İnsan vücudu uyumak istiyor. Ama güneş “Henüz akşam olmadı.” diyordu. Bir ara saate baktım. 00.30 Sonra gökyüzüne baktım. Sanki akşamüstüydü. İşte o an gerçekten kuzeyde olduğumuzu hissettik.

Norveç yollarında trafik işaretleri farklıydı. Biz geyik resimlerini görünce dikkatli olmaya başlamıştık. Fakat bir süre sonra bunun yalnızca bir uyarı olmadığını anladık. Çünkü gerçekten yolun ortasında ren geyikleri vardı. Kimi zaman tek başına… Kimi zaman birkaçı birlikte… Arabayı durduruyor, onların geçmesini bekliyorduk. Hiç acele etmiyorlardı. Çünkü yol onların, biz misafirdik.

Lofoten’e İlk Bakış

Saatler süren yolculuktan sonra uzakta sivri dağlar görünmeye başladı. Denizin içinden yükselen siyah kayalar… Bulutlara uzanan zirveler… Ve onların eteklerinde küçücük köyler… İşte Lofoten… Fotoğraflarda yüzlerce kez görmüştük. Ama gerçek bambaşkaydı. İnsan, doğanın bu kadar güzel olabileceğini ancak burada anlayabiliyor.

Adalar Arasında Yolculuk

1

Lofoten onlarca adadan oluşuyor. Bu adaların çoğu köprülerle birbirine bağlanmış. Bazıları ise denizin altından geçen uzun tünellerle. İlk kez okyanusun altından araç kullanıyorduk. Bir süre aşağı doğru iniyorsunuz. Sonra kilometrelerce denizin altında ilerliyorsunuz. Ve birkaç dakika sonra başka bir adaya çıkıyorsunuz. Norveç mühendisliği gerçekten hayranlık uyandırıyor.

Balıkçı Kasabaları

Lofoten yalnızca doğasıyla değil, yaşam kültürüyle de etkiliyor. Kırmızı renkli ahşap evler… Küçük limanlar… Sessiz iskeleler… Her yerde kurutulmuş morina balıkları… Yüzyıllardır değişmeyen bir yaşam sürüyor burada. Turizm gelmiş. Modern hayat gelmiş. Ama insanlar denizle olan bağlarını hiç koparmamış.

Reine

2

Ve sonunda Reine… Belki de dünyanın en güzel köylerinden biri. Dağların arasında küçücük bir yerleşim. Denizin üzerinde yansıyan kırmızı evler. Arka planda sivri kayalar. Bulutların arasından süzülen güneş. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Her açı ayrı bir kartpostal. Fotoğraf çekmeyi bırakıp sadece seyretmeye başladık. Çünkü bazı manzaralar fotoğraf makinesine değil, hafızaya kaydedilmeli.

Karavanımızı koyun kenarına park ettik.

Akşam yemeğimizi hazırladık.

Pencereden dışarı baktığımızda önümüzde deniz vardı. Arkamızda dağlar…

Sessizlik… Rüzgâr… Ve hiç batmayan güneş… Uzun zamandır hiçbir yerde bu kadar huzurlu hissetmemiştik.

O gece kimse erken uyumak istemedi. Çünkü bu manzaranın her dakikası ayrı bir hediyeydi. Sabah olduğunda aslında gece hiç olmamış gibiydi.

Lofoten’den ayrılmak kolay değildi. Ama önümüzde bizi bekleyen başka bir Norveç vardı.

Fiyortlar…
Şelaleler…
Trollstigen…
Geiranger…
Flåm…
Preikestolen..
Trondheim…
Bergen…
Ve Oslo…
Yolculuğumuz şimdi yeni başlıyordu.

FİYORTLARIN ÜLKESİNDE

Lofoten’e veda etmek kolay olmadı.

Sabah karavanımızın perdesini açtığımızda deniz yine sütlimandı. Dağların zirveleri ince bir sis tabakasıyla örtülmüş, balıkçı tekneleri sessizce limandan ayrılıyordu. Burada insanın acele etmesi mümkün değil. Sanki doğa size sürekli “Biraz daha kal.” diyor.

Ama yolculuk, devam etmeyi bilenlerin hikâyesidir. Biz de feribotla Bodø’ye doğru hareket ettik.

Feribot ağır ağır limandan ayrılırken son kez arkamıza baktık. Lofoten’in sivri dağları giderek küçülüyor, denizin maviliği içinde yavaş yavaş kayboluyordu.

İçimizden hiç kimse konuşmadı. Bazı vedalar sessiz olur. Bu da onlardan biriydi.

Bodø’den Güneye

Anakaraya geçtiğimiz andan itibaren bambaşka bir Norveç başladı. Kuzeydeki sert dağlar yerlerini biraz daha yumuşak vadilere bırakıyordu. Ama güzellik azalmıyordu. Aksine her kilometrede başka bir manzara çıkıyordu karşımıza.

2

Bir tarafta fiyortlar… Diğer tarafta karla kaplı zirveler… Aralarında uzanan incecik yollar… Bu yollar yalnızca ulaşımı sağlamıyor; insana doğanın büyüklüğünü de öğretiyordu.

Norveç’te insanın varacağı yer kadar geçtiği yol da önemli. Hatta çoğu zaman daha önemli. Çünkü burada manzaralar sadece seyredilmiyor. Yaşanıyor…

Kimi zaman yol denizin tam kıyısından geçiyor. Dalga sesleri açık camdan içeri doluyor. Birkaç kilometre sonra kendinizi kilometrelerce uzunluğundaki bir tünelin içinde buluyorsunuz. Çıkınca yine bambaşka bir dünya… Bu ülkede hiçbir manzara birbirine benzemiyor.

Helgeland Sahili

Helgeland kıyıları, Norveç’in en sakin bölgelerinden biri. Turist kalabalıkları yok. Gürültü yok. Sadece deniz, kayalar ve rüzgâr… Yol boyunca onlarca küçük balıkçı köyünden geçtik. İskelelerde bağlı tekneler… Kapılarının önünde çiçek yetiştiren insanlar… Sessiz sokaklar… Hayat burada yavaş akıyor. Belki de doğru olan bu.

Karavanın Özgürlüğü

Karavanla yolculuğun en güzel tarafı, günün sonunda istediğiniz yerde durabilmeniz. Akşam üzeri denize bakan küçük bir koy bulduk. Karavanımızı park ettik. Masamızı çıkardık. Çayımızı demledik. Karşımızda uçsuz bucaksız Norveç Denizi… Ne televizyon vardı… Ne telefon sesi… Ne de şehir gürültüsü… Sadece martılar… Ve dalgalar… O an düşündüm. İnsanın mutlu olması için aslında ne kadar az şeye ihtiyacı var.

Kuzey Kutup Dairesi

3
4

Yolculuğumuzun en anlamlı duraklarından biri Arktik Dairesi oldu. Haritalarda gördüğümüz o ince çizgi…

66 derece 33 dakika kuzey enlemi…

2

Dünyanın kutup bölgesinin başlangıcı…

Oraya ulaştığımızda hava serindi.

Haziran olmasına rağmen çevrede hâlâ kar vardı.

Arabadan iner inmez keskin bir rüzgâr yüzümüze çarptı.

Anıtın önünde uzun süre dolaştık.

Fotoğraflar çektik.

Sonra sessizce etrafı seyrettik. İnsan bazen yalnızca bulunduğu yerin anlamı nedeniyle heyecanlanıyor. Burası da öyleydi. Binlerce kilometre yol yapmıştık. Ve şimdi dünyanın en kuzey bölgelerinden birindeydik.

Hava

Norveç’te hava tahmini yapmak neredeyse imkânsız. Bir saat önce güneş altında yürürken… Yarım saat sonra yağmur başlıyor. Arkasından sis geliyor. Sonra yeniden güneş… Biz artık montlarımızı hiç kaldırmamaya başlamıştık. Her mola farklı bir mevsim gibiydi.

Yol Arkadaşları

1

Bu uzun yolculukta dört kişiydik.
Ömer…
İkbal…
Arzu…
Ve ben…
İki ay boyunca aynı araçta yaşamak, aynı sofraya oturmak, aynı zorlukları paylaşmak kolay değildir. Ama yol arkadaşlığı farklı bir dostluk oluşturuyor. Birimizin yaptığı kahve hepimize yetiyor. Birimizin bulduğu güzel bir manzara hepimizi mutlu ediyor. Akşamları günün fotoğraflarına birlikte bakıyor, ertesi günün rotasını konuşuyorduk. Yol bizi sadece ülkelere değil, birbirimize de yaklaştırıyordu.

Trondheim’a Doğru

2

Günler süren kıyı yolculuğunun ardından uzakta büyük bir şehir görünmeye başladı.
Trondheim… Norveç’in eski başkentlerinden biri… Uzun zamandır yalnızca doğanın içinde yol alıyorduk. Şimdi ise tarih bizi karşılıyordu.

Karavanımızı park edip yürümeye başladığımızda ilk hissettiğimiz şey huzurdu. Şehir büyüktü. Ama telaşlı değildi. İnsanlar bisiklet kullanıyor, nehir kıyısında oturuyor, kafelerde sohbet ediyordu. Ne kimsenin acelesi vardı… Ne de korna sesi… Norveç bize yalnızca doğayı değil, yaşam biçimini de öğretmeye başlamıştı.

3
4

Nazif Tunç, Trondheim’da yıllar önce tanışma şansına sahip olduğum arkadaşım. Restoran ve kafeleri var. Başarılı bir iş insanı. Restoranında nezih yemekler yedik ve kafesinde sohbet ettik. Ödüllü aşçısının da çok ilgisini gördük. Bahsetmeden geçemezdim…

TROLLSTIGEN’DEN GEIRANGER’E

Norveç’in Kalbine Yolculuk

Trondheim’dan ayrıldıktan sonra yol bizi yeniden dağlara çağırdı. Haritaya baktığınızda kısa görünen mesafeler, Norveç’te saatler süren yolculuklara dönüşebiliyor. Çünkü burada otoyollar yok. Otoyol olsa bile biz kullanma niyetinde değildik. Tercihimiz her zaman köyden köye… Yol, doğanın izin verdiği kadar ilerliyor. Bazen bir fiyordun kıyısını dolaşıyor, bazen dağın içine giriyor, bazen de bir feribotun güvertesinde devam ediyor.

İşte bu yüzden Norveç’te varılacak yer kadar yolun kendisi de seyahatin bir parçası. Sabahın erken saatlerinde karavanımız yeniden hareket etti. Önümüzde Norveç’in en ünlü yollarından biri vardı.

Trollstigen… Virajların Efendisi

2

Uzaktan bakıldığında yol görünmüyor. Sadece dağın yamacına tutunmuş ince beyaz bir çizgi… Yaklaştıkça o çizginin yol olduğunu anlıyorsunuz. Ve biraz sonra o yolun üzerinde siz varsınız.

İlk viraja girdiğimiz anda herkes camdan dışarı bakmaya başladı. Bir tarafta yüzlerce metre derinlikte uzanan vadi… Diğer tarafta dimdik yükselen kaya duvarları… Karavanımız ağır ağır tırmanıyordu. Keskin dönüşlerde bazen direksiyonu sonuna kadar çevirmek gerekiyordu. Buna rağmen yolun her metresi ayrı bir keyifti. Çünkü insan yalnızca araba kullanmıyor, dünyanın en güzel manzaralarından birinin içinden geçiyordu.

Şelalelerin Yolu

Virajların arasında bir ses sürekli bizimleydi. Şelale sesi… Dağın her yerinden sular akıyordu. Kimi ince bir çizgi gibi… Kimi ise bütün gücüyle aşağıya dökülüyordu.

1

En etkileyicisi ise Stigfossen’di. Yaklaşık yüz seksen metreden aşağıya dökülen su, Trollstigen’in sembollerinden biri olmuş. Seyir terasına çıktığımızda şelalenin uğultusu bütün vadide yankılanıyordu. Bulutların arasından çıkan güneş, su damlacıklarının üzerinde küçük gökkuşakları oluşturuyordu. Dakikalarca konuşmadan seyrettik.

Seyir Terası

Trollstigen’in zirvesindeki seyir terası Norveç mühendisliğinin güzel örneklerinden biri.

Cam korkulukların arkasından aşağı baktığınızda biraz önce çıktığınız yolu kuşbakışı görebiliyorsunuz.

On bir keskin viraj… Yeşil vadi… Beyaz köpükler oluşturan şelale… Uzaktan bakınca oyuncak gibi görünen araçlar… İnsan burada doğanın büyüklüğünü daha iyi anlıyor. Ne kadar gelişmiş teknolojiye sahip olursanız olun, bu coğrafyada son sözü yine doğa söylüyor.

Geiranger Yolunda

Trollstigen’den ayrıldıktan sonra güzelliğin bittiğini sanıyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Çünkü Norveç’in en büyük sürprizi bu. Her güzel manzaranın ardından daha güzeli geliyor.

Yol yeniden yükselmeye başladı. Dağların zirvelerinde hâlâ kar vardı. Vadiler ise yemyeşildi. Birkaç saat sonra uzakta mavi bir su parçası görünmeye başladı.

Geirangerfjord…

Adını yıllardır duyduğumuz, fotoğraflarını sayısız kez gördüğümüz o meşhur fiyort…

Dünyanın En Güzel Fiyortlarından Biri

İlk bakışta insanın aklına tek bir soru geliyor. “Böyle bir yer gerçekten olabilir mi?” Deniz, kilometrelerce içerilere kadar uzanıyor. Her iki yanında bin metreyi aşan kayalık dağlar yükseliyor. Dağların üzerinden onlarca şelale aşağı dökülüyor. Su o kadar sakin ki dağların yansıması aynaya bakıyormuş gibi görünüyor. Bütün bunların ortasında küçücük bir kasaba…

Geiranger… Norveç’in kartpostalı…

Lærdal Tüneli

1

Geiranger’den ayrıldıktan sonra bu kez bambaşka bir mühendislik harikası bizi bekliyordu.

Lærdal Tüneli…

Tam yirmi dört buçuk kilometre. Dünyanın en uzun kara yolu tüneli. İlk kilometrelerde insan bunun sıradan bir tünel olduğunu düşünüyor. Ama ilerledikçe mavi ve sarı ışıklarla aydınlatılmış geniş salonlar çıkıyor karşınıza. Sürücülerin dikkatini canlı tutmak için tasarlanmış.

2

Norveç yalnızca doğasıyla değil, insan hayatına verdiği değerle de etkiliyor. Yaklaşık yirmi dakika boyunca dağın içinden ilerledik. Sonra bir anda gün ışığı…

Ve yeniden fiyortlar… Sanki başka bir dünyaya çıkmış gibiydik.

Flåm

Akşamüstü Flåm’a ulaştık. Dar bir vadinin sonunda kurulmuş küçücük bir kasaba… Bir tarafta fiyort… Diğer tarafta dağlar… Ve dünyanın en güzel tren yollarından biri… Ne yazık ki, tren ile dolaşmaya vaktimiz uygun düşmedi. Bunun yerine fiyort da demirli çok büyük bir cruise gemisinin kalkış manevrasını izledik…


Gudvangen Viking Valley – Vikinglerin Dünyasına Yolculuk

3

Norveç’in etkileyici fiyortlarının arasında yer alan Gudvangen’deki Viking Valley (Njardarheimr), yalnızca bir müze değil, yaklaşık bin yıl öncesinin Viking yaşamını yeniden canlandıran yaşayan bir tarih köyü. Kapısından içeri adım attığınız anda kendinizi modern dünyadan çıkmış, Viking Çağı’nın tam ortasına düşmüş gibi hissediyorsunuz.

Ahşap evler, toprak yollar, ocaklardan yükselen duman ve dönemin kıyafetlerini giyen insanlar bu atmosferi oldukça gerçekçi hâle getiriyor. Köyde dolaşırken her evin farklı bir hikâyesi ve farklı bir işlevi olduğunu görmek mümkün.

5

Sergilenen objeler ise Vikinglerin yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda usta zanaatkârlar, denizciler ve tüccarlar olduklarını gözler önüne seriyor. Demircinin atölyesinde el yapımı kılıçlar, baltalar, mızrak uçları ve bıçaklar sergilenirken, bu silahların nasıl dövüldüğü de uygulamalı olarak anlatılıyor. Ahşap oymacılığıyla yapılmış kalkanlar, günlük kullanım eşyaları ve çeşitli el aletleri Vikinglerin el işçiliğindeki ustalığını gösteriyor.

Dokuma tezgâhlarında yün ipliklerden kumaş üretimi canlandırılıyor. Dönemin kadınlarının kullandığı bronz broşlar, kemer tokaları, cam boncuklar ve gümüş takılar hem estetik anlayışlarını hem de ticaret ağlarının ne kadar geniş olduğunu anlatıyor. Sergilenen taraklar, kaşıklar, ahşap kaplar, deri ayakkabılar ve yemek pişirmede kullanılan demir kazanlar ise Vikinglerin günlük yaşamına dair önemli ipuçları veriyor.

6

En dikkat çekici bölümlerden biri de denizcilik kültürüydü. Viking teknelerinin yapım teknikleri, kürekler, halatlar, çapalar ve deniz yolculuklarında kullanılan ekipmanlar sergileniyor. Bu bölüm, Vikinglerin neden dünyanın en başarılı denizcileri arasında gösterildiğini anlamayı sağlıyor.

Köyde ayrıca Viking inançları ve mitolojisine ait semboller, tanrı figürleri, ritüel eşyaları ve dönemin yaşam biçimini anlatan pek çok ayrıntı bulunuyor. Rehberler yalnızca bilgi vermekle kalmıyor; Viking karakterlerine bürünerek ziyaretçileri bin yıl öncesinin yaşamına ortak ediyorlar. Bu da geziyi sıradan bir müze ziyaretinden çok, yaşayan tarihin içinde yapılan bir yolculuğa dönüştürüyor.

7

Gudvangen Viking Valley’den ayrılırken aklımızda yalnızca gördüğümüz objeler değil, Vikinglerin doğayla uyum içinde yaşayan, denizlere hükmeden ve zanaatkârlıkta son derece gelişmiş bir toplum olduğu gerçeği kaldı. Norveç’i gezen herkes için burası, Viking kültürünü hissederek öğrenebileceği en etkileyici duraklardan biri olmaya fazlasıyla aday.

Bergen’den Preikestolen’e: Doğanın Zirvesine Yolculuk

Norveç’te yol aldıkça bir gerçeği daha iyi anlamaya başladık. Bu ülkede şehirler doğanın içinde kurulmuş. Bizim alışık olduğumuz gibi doğanın yerine şehir yapılmamış; şehirler, doğanın izin verdiği kadar var olabilmiş.

1

Bergen de bunlardan biriydi.

Dağların denizle buluştuğu bir koyun kıyısında kurulmuş bu eski liman kenti, yüzyıllardır Kuzey Denizi’nin en önemli ticaret merkezlerinden biri olmuş. Karavanımızı bırakıp şehre ranger ile inmemize rağmen zor park yeri bulduk. sonra yürüyerek şehir merkezine indik.

İlk durağımız Bryggen oldu. Rengârenk ahşap evlerin yan yana dizildiği tarihi liman bölgesi… Bu evleri yıllardır fotoğraflarda görüyorduk. Gerçekte ise çok daha etkileyiciydiler.

2

Dar sokakların arasında yürürken kendinizi birkaç yüz yıl öncesinde hissediyorsunuz.

Ahşap binaların arasında küçük sanat galerileri… El işi dükkânları… Kafeler… Eski depolar… Her köşe ayrı bir hikâye anlatıyor.

Liman boyunca yürürken yüzlerce tekne dikkatimizi çekti. Küçük balıkçı tekneleriyle lüks yatlar aynı iskeleyi paylaşıyordu.

Martılar sürekli gökyüzünde dolaşıyor, denizden gelen hafif iyot kokusu bütün şehri sarıyordu.

Bergen’in en güzel yanı gösterişten uzak oluşuydu. İnsanı yormayan… Sakin… Mütevazı… Ama son derece zarif bir şehir.

Uzun süre limanda oturup sadece insanları seyrettik. Kimisi işe yetişiyor… Kimisi kahvesini almış denizi izliyor… Kimisi bisikletiyle sessizce yanımızdan geçiyor. Burada yaşam telaşla değil, huzurla akıyor.

Ertesi sabah yeniden direksiyon başındaydık. Rotamız Norveç’in güneybatısıydı. Yol boyunca yine sayısız tünel ve köprüden geçtik. Artık bunlara alışmıştık.

Fakat Norveç bize sürpriz yapmayı hiç bırakmıyordu. Bir süre sonra tabelada ilginç bir yer gördük.

1

Sykkeltunnelen.

Bisiklet ve yaya tüneli… Başta yanlış okuduğumuzu sandık. Sonra gerçekten yalnızca bisikletliler ve yayalar için yapılmış kilometrelerce uzunlukta bir tünel olduğunu öğrendik.

2

Dağın içinden geçen bu dev bisiklet ve yaya yolu, Norveçlilerin insana ve doğaya bakışını özetliyordu.

Otomobiller için yapılan yatırımlar kadar bisikletliler de düşünülüyordu. İnsan burada yaşamın merkezinde olduğunu hissediyor.

Yolumuz daha sonra Fossen Bratte Şelalesi’ne ulaştı.

3

Uzaktan bile sesi duyuluyordu. Kayaların üzerinden köpürerek aşağıya inen su, çevredeki ormanı sürekli nemli tutuyor, yemyeşil bir dünya oluşturuyordu. Bir süre yalnızca suyun sesini dinledik. Şelaleler insana garip bir huzur veriyor. Sanki bütün düşünceleriniz suyla birlikte akıp gidiyor.

4

Ama günün en ilginç deneyimi Steinsdalsfossen’de yaşandı. Bu şelalenin en önemli özelliği arkasından yürüyebilmeniz. Yüzlerce ton su önünüzden akıyor. Siz ise kayanın arkasındaki patikada ilerliyorsunuz. Bir tarafta dev su perdesi… Diğer tarafta kuru bir yürüyüş yolu… Doğa ile insanın ilginç bir buluşması. Suyun arkasından dışarıyı seyretmek unutulmayacak bir deneyimdi.

Bundan sonra Låtefossen’e ulaştık.

2

Belki de Norveç’te gördüğümüz en etkileyici şelalelerden biri. İki ayrı koldan gelen sular aşağıda birleşerek tek bir dev şelaleye dönüşüyor.

Yaklaşık yüz altmış metre yükseklikten dökülen suyun çıkardığı uğultu oldukça etkileyiciydi. Şelalenin önündeki tarihi taş köprü ise manzarayı tamamlıyordu.

Dakikalarca oradan ayrılamadık. Fotoğraf çektik. Arzu videolar çekti. Ama sonunda yine aynı düşünceye vardık.

Fotoğrafı çekilmiyor. Norveç yaşanıyor…

Akşam saatlerinde Preikestolen’in eteklerine ulaştık. Burası artık yalnızca bir konaklama noktası değildi. Yarın çıkacağımız yürüyüşün başlangıcıydı.

Karavanımızı kamp alanına yerleştirdik. Akşam yemeğini hazırlarken herkesin aklında aynı soru vardı. Yarın gerçekten o meşhur kayanın üzerine çıkabilecek miydik?

1

Yaklaşık sekiz kilometrelik yürüyüş… Yer yer oldukça dik parkurlar… Kayalık zemin… Ve yüzlerce metre yükseklikteki uçurum… Yıllardır görmek istediğimiz yer artık yalnızca birkaç kilometre uzağımızdaydı.

Bu arada Hollanda’dan gelen oğlum Coşku ve gelinim Laura akşam yemeğimizin konukları oldular. Ama onlar köpekleri nedeniyle sabah kaya yürüyüşümüze katılmayacaklardı.

Sabah hava henüz serinken yürüyüşe başladık. İlk bölüm oldukça rahattı. Ormanın içinden geçen patikalar insanı fazla zorlamıyordu. Fakat kısa süre sonra taş basamaklar başladı.

Norveçliler doğal yapıyı bozmadan harika yürüyüş yolları oluşturmuşlardı.

Bazen dev granit blokların üzerine çıkıyor… Bazen küçük göllerin kenarından geçiyor… Bazen de çam ormanlarının arasında ilerliyorduk.

1

Yol boyunca dünyanın her yerinden insanlar vardı. Japonlar… Almanlar… Çocuklu aileler… Ben dahil yetmiş yaşını geçmiş yürüyüşçüler…

Herkes aynı hedefe gidiyordu. Kimse kimseyle yarışmıyordu. Ara sıra birbirimize gülümsüyor… İyi yürüyüşler diliyorduk…

Yaklaşık iki saat sonra son kayalığı da aştık. Ve bir anda… Preikestolen karşımızdaydı. İnsan ilk anda konuşamıyor.

Yaklaşık altı yüz metre aşağıda uzanan Lysefjord… Cam gibi duran su… Gökyüzüyle birleşen dağlar… Ve üzerinde bulunduğunuz dev kaya platformu…

5
2

Birkaç adım daha attık. Kayalığın ucuna oturduk. Ayaklarımız boşluğa doğru uzanıyordu. Altımızda yalnızca uçurum vardı.

Korku… Heyecan… Hayranlık… Üçü aynı anda yaşanabiliyormuş. Dakikalarca hiçbir şey söylemeden oturduk. Sadece seyrettik. Belki de bütün yolculuğun ödülü buydu. Binlerce kilometre yol… Yüzlerce saat direksiyon başında geçen zaman… Yağmur… Sis… Rüzgâr… Hepsi bizi bu ana getirmişti.

5

O an şunu düşündüm. Bazı manzaralar yalnızca gözle görülmüyor. İnsanın içine yerleşiyor. Preikestolen de onlardan biriydi.

Dönüş yolu daha kolaydı. Ama dizlerimiz çıkıştan daha fazla yorulmuştu.

Akşam karavana döndüğümüzde kimse fazla konuşmadı. Çünkü hepimiz aynı şeyi hissediyorduk. Norveç bize yalnızca güzel manzaralar göstermemişti. Sabretmeyi… Yavaşlamayı… Ve doğanın karşısında ne kadar küçük olduğumuzu da öğretmişti.

Ertesi gün artık Norveç’teki son durağımız olan Oslo’ya doğru yola çıkacaktık. Orada, kuzey masalının son sayfasını yazacaktık.

Oslo: Kuzeye Veda

Yaklaşık üç haftadır Norveç yollarındaydık. Binlerce kilometre boyunca fiyortları, dağları, şelaleleri, küçük balıkçı köylerini ve kuzeyin bitmeyen günlerini yaşamıştık. Artık yol bizi ülkenin başkenti Oslo’ya götürüyordu.

1

Oslo’ya doğru uzanan yolculuğumuzun en keyifli sabahlarından birini Magma UNESCO Jeoparkı’nda geçirdik. Karavanımızı doğanın tam ortasında, milyonlarca yıllık jeolojik oluşumların çevrelediği huzurlu bir noktaya park ederek kahvaltımızı yaptık. Sessizlik, temiz hava ve Norveç’in kendine özgü sert ama etkileyici doğası, güne unutulmaz bir başlangıç yapmamızı sağladı.

Kahvaltının ardından rotamızı, bölgenin en iyi korunmuş tarihi yerleşimlerinden biri olan Sogndalstrand’a çevirdik. Dar sokakları, beyaza boyanmış ahşap evleri ve kıyı boyunca uzanan tarihi dokusuyla bu küçük sahil kasabası, adeta zamanda yolculuk hissi uyandırıyordu.

2

Bir zamanlar somon ticareti ve denizcilikle gelişen Sogndalstrand, bugün de geçmişini büyük ölçüde korumayı başarmış. Limanda bağlı küçük tekneler, taş köprüler, şırıl şırıl akan dere ve rengârenk çiçeklerle süslenmiş evler, kasabaya sıcak ve samimi bir atmosfer kazandırıyor.

Sokaklarında acele etmeden yürürken Norveç’in büyük şehirlerinden çok farklı bir yüzünü gördük. Burada hayat yavaş akıyor; insanlar doğayla ve tarihleriyle uyum içinde yaşamaya devam ediyor. Her köşe başında fotoğraf çekme isteği uyandıran bu şirin kasaba, kalabalıklardan uzak, sakinliğin ve sadeliğin değerini hatırlatan özel duraklardan biri oldu.

Karavan yolculuklarının en güzel yanı da tam olarak buydu. Planlarımız arasında yalnızca büyük şehirler ya da ünlü turistik noktalar değil, yol üzerinde karşımıza çıkan böyle küçük hazineler de vardı. Sogndalstrand, Norveç’in ruhunu en doğal haliyle hissedebildiğimiz yerlerden biri olarak hafızamızda yer etti.

Bu güzel ziyaretin ardından yeniden direksiyon başına geçtik. Önümüzde uzanan yol bizi yavaş yavaş Norveç’in başkenti Oslo’ya yaklaştırırken, geride bıraktığımız her kilometre yeni anılarla dolu sayfalar ekliyordu.

Uzun doğa yolculuğunun ardından büyük bir şehre girmek ilk anda garip geldi. Dağlar yavaş yavaş geride kalıyor… Fiyortlar genişliyor… Trafik biraz daha yoğunlaşıyordu.

1

Ama Oslo’ya ulaştığımızda Norveç’in karakterinin burada da değişmediğini gördük. Burası da sakin bir şehirdi. Kalabalık olmasına rağmen gürültülü değildi. Modern olmasına rağmen ruhunu kaybetmemişti. Karavanımızı çok güzel bir kamp alanına bıraktık.

2

Şehri yine yürüyerek keşfetmeye karar verdik. Yolculuğumuz boyunca en doğru kararlarımızdan biri buydu. Bir şehri gerçekten tanımak istiyorsanız onu yürüyerek gezmelisiniz. Ancak o zaman sokakların ritmini hissedebilirsiniz. İlk olarak Karl Johans Gate boyunca yürüdük. Burası Oslo’nun kalbi sayılıyor.

Cadde boyunca mağazalar, kafeler, sokak sanatçıları ve tarihi binalar sıralanıyor. İnsanlar acele etmiyor. Kimisi banklarda kitap okuyor… Kimisi bisikletiyle işe gidiyor… Kimisi yalnızca güneşli havanın tadını çıkarıyordu. Dikkatimizi çeken şeylerden biri de insanların kamusal alanları ne kadar doğal kullandıklarıydı.

Parklar doluydu. Çimenlere uzanmış insanlar… Koşan gençler… Kimse birbirini rahatsız etmiyordu. Sanki bütün şehir büyük bir parkın içine kurulmuştu.

Şehrin en çok görmek istediğimiz yeri ise Vigeland Parkı’ydı. Vigeland’dan buraya bir albüm koyalım. Ama Norveç hikayemize albümü izledikten sonra devam edebilirsiniz. Fotoğrafları büyütmek için üzerine tıklayabilirsiniz…

Parkın girişinden itibaren birbirinden farklı yüzlerce heykel bizi karşılamaya başladı. İlk bakışta bunlar yalnızca taş ve bronz eserler gibi görünüyor. Fakat biraz dikkatli bakınca her birinin insan hayatından bir kesiti anlattığını fark ediyorsunuz.

8

Her heykelin önünde durduk. Fotoğraflar çektik. Ama en çok düşündük. Sanat bazen anlatılamayan duyguları birkaç taş parçasıyla anlatabiliyor. Parkın merkezindeki Monolit ise gerçekten olağanüstüydü. Tek bir granit bloktan oyulmuş onlarca insan figürü gökyüzüne doğru yükseliyordu. Birbirine tutunmuş insanlar… Yükselmeye çalışan bedenler… Yaşam mücadelesi… Birlikte var olabilme çabası… Her bakan farklı bir anlam çıkarabiliyordu. Biz de uzun süre sessizce bu eseri izledik.

Kuzeye Veda

Direksiyonu güneye çevirdik. Tabela artık başka ülkeleri gösteriyordu.

İsveç… Danimarka… Almanya… Hollanda… Avusturya… İtalya… Slovanya… Hırvatistan… Ve sonunda Türkiye…

Yeni yol bizi bekliyordu. Ama biliyorduk ki… Bu yolculuğun en görkemli sayfaları artık arkamızda kalmıştı. İçimizde hafif bir hüzün, yüzümüzde ise tarifsiz bir tebessüm vardı. Norveç’e sessizce veda ettik. Ve dönüş yolculuğumuz başladı.

Norveç’e veda ettikten sonra direksiyonumuzu güneye çevirdik. Önümüzde hâlâ binlerce kilometrelik bir yol vardı. Ancak artık yolculuğun temposu değişmişti. Giderken içimizde keşfetmenin heyecanı vardı; şimdi ise gördüklerimizi sindirmenin huzuru…

Artık hiçbir yere yetişme telaşımız yoktu.

Her kilometre bizi evimize biraz daha yaklaştırırken, geride bıraktığımız kuzey toprakları da hafızamızda biraz daha değer kazanıyordu.

İlk durağımız İsveç’in batı kıyısındaki küçük balıkçı kasabası Fjällbacka oldu.

1

Granit kayalıkların denizle buluştuğu bu küçük yerleşim, ilk bakışta insana dinginlik veriyor. Limanda bağlı tekneler, rengârenk ahşap evler ve deniz kokusu…

Kasabanın sokaklarında dolaşırken hayatın burada ne kadar yavaş aktığını hissettik.

Kimsenin acele ettiği yoktu.

İnsanlar kahvelerini içiyor, çocuklar iskelelerde oynuyor, tekneler sessizce salınıyordu. Belki de mutluluk tam olarak buydu. Az şeye sahip olmak ama sahip olduklarının tadını çıkarabilmek.

Daha sonra Göteborg‘a ulaştık.

2

İsveç’in ikinci büyük şehri olmasına rağmen insana büyük şehir karmaşası yaşatmıyor. Geniş caddeler, düzenli parklar ve tarihi yapılar birbirini tamamlıyor. Şehrin merkezinde uzun yürüyüşler yaptık.

İsveç’in ikinci büyük şehri Göteborg’a vardığımızda ilk rotamız Haga oldu. Şehrin en eski mahallelerinden biri olan Haga, modern Göteborg’un içinde geçmişten kalan sıcak bir zaman kapsülü gibiydi.

Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda yürürken iki katlı ahşap evler, rengârenk cepheler ve küçük butik dükkânlar bizi karşıladı. Trafiğin gürültüsünden uzak bu mahallede zamanın daha yavaş aktığını hissediyorsunuz. Her köşe başında küçük bir kafe, el işi ürünler satan dükkânlar ya da eski bir kitapçı çıkıyor karşınıza.

1

Haga’nın en bilinen geleneklerinden biri olan “fika”, yani kahve molası kültürü burada adeta bir yaşam biçimi. Tarçın kokuları sokaklara yayılırken, vitrinlerde gördüğümüz dev tarçınlı çörekler (kanelbulle) İsveç’in sade ama keyifli yaşam anlayışını yansıtıyordu. Biz de kısa bir mola vererek bu atmosferin tadını çıkardık.

Mahallenin en güzel yanı gösterişli olmaya çalışmamasıydı. Tarihini korumuş, sakin ve samimi bir kimliği vardı. Turistlerin ilgisini çekmesine rağmen Haga, hâlâ Göteborgluların günlük yaşamlarının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Karavan yolculuğumuz boyunca birçok tarihi şehir ve eski mahalle gördük. Ancak Haga’nın dinginliği, temizliği ve huzurlu atmosferi hafızamızda özel bir yer edindi. Bazen bir şehri unutulmaz yapan büyük anıtlar değil, taş döşeli dar bir sokakta ağır ağır yürürken hissedilen o sade mutluluktur.

Göteborg’dan ayrıldıktan sonra Öresund Köprüsü üzerinden Danimarka’ya geçerken denizin üzerinde kilometrelerce ilerlemek başlı başına bir deneyimdi.

Bir tarafta İsveç… Diğer tarafta Danimarka… İki ülkeyi birbirine bağlayan bu dev mühendislik eseri, Avrupa’nın sınırları nasıl kolaylaştırdığını gösteren güzel örneklerden biri.

Kopenhag’a vardığımızda karavanımızı kamp alanına bıraktık. Yolculuğumuz boyunca kaldığımız en vasat kamp burasıydı. Her seyahatte unutulmaz güzellikler olduğu kadar, “Bir daha gelmeyiz.” dediğiniz yerler de oluyor. Bu da onlardan biriydi.

2
1

Şehir ise kampın aksine oldukça hareketliydi. Christiania Mahallesi, Avrupa’nın alışılmış düzeninin dışında bambaşka bir dünya sunuyordu. Rengârenk duvar resimleri… Farklı yaşam biçimleri… Kuralsız gibi görünen ama kendi kurallarını oluşturmuş bir düzen… Burada birkaç saat geçirmek bile insana farklı bakış açıları kazandırıyor.

Akşam liman bölgesine indik. Sokak müzisyenleri çalıyor, insanlar deniz kenarında yemek yiyordu. Kopenhag, kuzeyin disiplinini Akdeniz şehirlerinin canlılığıyla buluşturmayı başarmış gibiydi…

Danimarka’dan ayrılırken artık Hollanda’ya doğru gidiyorduk. Ama yolumuz üzeri Hamburg’u atlamak olmazdı. İki gece kuzenim Mürsel Baş’a konuk olduk. Mürsel, bir tam gündüz bizi gezdirdi. Yani, Hamburg’u tanıttı…

Uzun yolculuğun ardından tanıdık bir yüz görmek, kendimizi evimizde hissetmemizi sağladı. Misafirperverliği ve sıcak ilgisi, yol yorgunluğumuzu kısa sürede unutturdu.

1

Ertesi gününü tamamen bize ayırdı. Sabah erkenden yola çıkarak Hamburg’u onun rehberliğinde keşfetmeye başladık. Turistik bir gezi yapmaktan çok, şehri burada yaşayan birinin gözünden tanıma fırsatı bulduk. Bizi kentin simge yapılarına, tarihi bölgelerine ve en güzel noktalarına götürdü. Aralarda verdiğimiz molalarda hem hasret giderdik hem de uzun sohbetler ettik.

2

Hamburg’un düzenli caddeleri, geniş parkları, liman bölgesi ve canlı atmosferi bizi etkiledi. Şehri gezerken sadece yeni yerler görmekle kalmadık; aile bağlarının, uzaklarda bile insanın içini ısıtan en değerli duygulardan biri olduğunu bir kez daha hissettik.

Akşam olduğunda yorgunduk ama bir o kadar da mutluyduk. Hamburg bizim için yalnızca güzel bir Avrupa şehri değil, aynı zamanda kuzenimizin sıcak ev sahipliği sayesinde unutulmaz anılar biriktirdiğimiz özel bir durak olarak hafızamızda yer etti.

1

Artık, Bizi çok daha özel bir buluşma bekliyordu. Aylar önce dünyaya gelen torunumuz June’u ilk kez görecektik. Bütün yol boyunca zaman zaman bunun hayalini kurmuştuk. Şimdi ise o an gerçekten yaklaşıyordu.

Karavanımızı Haarlem’deki kamp alanına yerleştirdik. Üç gün boyunca burası evimiz oldu. Üç gün kendi aracımızı hiç kullanmadık. June’un babası oğlum Çavlan elektrikli BMW aracını bize tahsis etti. Haarlem’deki ilk akşsmımızda June ile tanıştık.

İlk gün Hindeloopen’e gittik. Kanalların çevresine dizilmiş küçük evleriyle adeta yaşayan bir masal kasabası. İnsan burada yürürken saatine bakmayı unutuyor.

2

Sonra Zaandam… Ardından Zaanse Schans…

Yavaş dönen yel değirmenleri… Peynir atölyeleri… Tahta ayakkabı ustaları… Rüzgârın döndürdüğü değirmen kanatları yüzyıllardır aynı sesi çıkarıyordu.

Dünyanın değişmesine rağmen bazı yerler zamanın dışında kalmayı başarabiliyor.

1

Giethoorn ise bambaşka bir dünyaydı. Arabaların olmadığı bir köy… Ulaşımın teknelerle sağlandığı sessiz kanallar… Saz çatılı evler… Çiçek bahçeleri… Suyun üzerine eğilmiş söğüt ağaçları…

Burada insanın sesi bile yükselmek istemiyor. Sessizlik bu köyün en değerli mirası.

1

Ama bütün bu güzelliklerin yanında bizim için asıl unutulmaz an, Haarlem’de yaşandı. Kapı açıldı. Ve küçücük June kucağımıza geldi. Aylarca süren yolculuğun bütün yorgunluğu o anda kayboldu.

İnsan bazen dünyanın en güzel manzarasını görmek için on bin kilometre yol yapıyor. Sonra anlıyor ki… En güzel manzara, torununuzun size gülümsemesiymiş.

O minicik elleri tuttuğumuz an, Avrupa’nın bütün dağları, fiyortları ve şehirleri başka bir anlam kazandı. Yolculuklar insana yerler kazandırıyor.

Ama aile… Hayatın gerçek varış noktası oluyor.

Üç gün sonra yeniden direksiyon başına geçtiğimizde ayrılmak biraz zordu. Fakat yol devam ediyordu. Önümüzde tekrar Almanya vardı. Ve benim için bu ülke sadece bir gezi durağı değildi. Gençliğimin geçtiği yılların yaşandığı topraklardı.

Ren Nehri boyunca ilerlerken üzüm bağları, şatolar ve nehir kıyısındaki kasabalar bizi adeta geçmişe götürdü.

Sonunda Heidelberg tabelasını gördüğümüzde içimde tarif edilmesi zor bir duygu oluştu. Yıllar önce öğrenci olarak yaşadığım şehre bu kez karavanımla dönüyordum.

Aynı köprü… Aynı kale… Aynı sokaklar…

Ama bu kez genç bir öğrenci değil, binlerce kilometre yol yapmış bir gezgindim. İnsan bazı şehirlere ikinci kez gitmez. Onlarla yeniden tanışır. Heidelberg de benim için öyleydi.

Heidelberg, Almanya’nın en romantik şehirlerinden biri olarak kabul edilir. Baden-Württemberg eyaletinde, Neckar Nehri’nin iki yakasına kurulmuş bu tarihi kent, II. Dünya Savaşı’nda büyük ölçüde yıkımdan kurtulduğu için özgün mimarisini günümüze kadar koruyabilmiştir. Bu nedenle, Almanya’nın ortaçağ atmosferini en iyi hissedebileceğiniz şehirlerden biridir.

2

Şehrin simgesi, nehre hâkim tepede yükselen görkemli Heidelberg Kalesi‘dir. Yüzyıllar boyunca Pfalz Elektörleri’nin ikametgâhı olan kale, kısmen yıkılmış olmasına rağmen romantik görünümüyle her yıl milyonlarca ziyaretçiyi kendine çeker. Kale terasından Neckar Vadisi ve eski şehir manzarası nefes kesicidir.

Kaleye uzanan tarihi sokakların sonunda ise Avrupa’nın en uzun yaya caddelerinden biri olan Hauptstraße yer alır. Kafeleri, kitapçıları ve küçük dükkânlarıyla bu cadde, Heidelberg’in canlı ruhunu yansıtır.

3

Neckar Nehri üzerindeki taş köprü, Eski Köprü (Alte Brücke), şehrin en çok fotoğraflanan noktalarından biridir. Köprüden bakıldığında bir tarafta tarihi kale, diğer tarafta kırmızı çatılı eski şehir kartpostal güzelliğinde görünür.

Heidelberg aynı zamanda Almanya’nın bilim ve eğitim merkezlerinden biridir. 1386 yılında kurulan Heidelberg Üniversitesi, ülkenin en eski üniversitesi olmasının yanı sıra Avrupa’nın da en saygın yükseköğretim kurumları arasında yer alır. Yüzyıllar boyunca çok sayıda Nobel ödüllü bilim insanı burada eğitim almış veya görev yapmıştır.

Üstelik o akşam şehrin geleneksel havai fişek gösterisine rastlamamız, bu dönüşü daha da anlamlı hâle getirdi. Neckar Nehri üzerinde yükselen renkler, yıllar önce kurduğum hayallerle bugünkü hayatımı aynı gökyüzü altında buluşturuyordu.

O an şunu düşündüm:

Hayat bazen insanı başladığı yere geri getiriyor. Ama artık aynı insan olarak değil…

Alplerden Adriyatik’e… Son Kilometreler

Heidelberg’den ayrılırken dikiz aynasında sadece bir şehri değil, gençliğimin bir parçasını da geride bırakıyordum. Bazen bir şehir insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Aradan yıllar geçse de bir köşe başı, bir köprü ya da eski bir bina, unutulduğunu sandığınız anıları sessizce yeniden canlandırıyor.

Fakat yol bizi bekliyordu. Direksiyonumuzu güneye çevirdik. Önümüzde Alpler vardı.

Almanya’nın yemyeşil vadileri yavaş yavaş yükselmeye başladı. Yol ilerledikçe dağlar büyüyor, hava serinliyor, manzara değişiyordu. Sınırı geçtiğimizde Avusturya’nın Tirol bölgesine girmiştik.

İlk durağımız Innsbruck oldu.

Daha şehrin girişinde insanın başını kaldırıp uzun uzun bakmasına neden olan Alp zirveleri karşılıyordu bizi.

1

Burası, dağların ortasına kurulmuş zarif bir şehirdi. Tarihi yapılar, rengârenk cepheler ve arka planda yükselen beyaz zirveler… Sanki doğa ile mimari arasında sessiz bir anlaşma yapılmış gibiydi. Eski şehrin dar sokaklarında yürürken her köşeden farklı bir manzara çıkıyordu.

Altın Çatı’nın önünde kısa bir mola verdik. Yüzyıllardır ayakta duran bu küçük balkonun önünden milyonlarca insan geçmişti. Biz de o uzun yolculuğun küçük bir izi olarak birkaç fotoğraf bıraktık.

1

Maria-Theresien Caddesi’nde dolaşırken kafelerde oturan insanların telaşsız hâlleri dikkatimizi çekti.

Avrupa’nın birçok şehrinde olduğu gibi burada da insanlar çalışmayı biliyor ama yaşamayı da ihmal etmiyordu.

İnnsbruck’tan ayrıldıktan sonra yol bizi Dolomitler’e doğru götürdü. Yol boyunca gördüğümüz manzaralar tarif etmekte zorlanacağımız kadar güzeldi.

Bir tarafta yemyeşil çayırlar… Diğer tarafta gökyüzüne doğru yükselen gri kayalıklar… Aralarda küçük kiliseler… Çiçeklerle süslenmiş ahşap evler… Her viraj yeni bir tablo gibiydi.

Dolomitler, yalnızca yüksek dağlardan ibaret değildi. Burada ışığın kayalara vurma biçimi bile farklıydı. Sabah başka… Öğlen başka… Akşam bambaşka…

Kayalar bazen gümüş gibi parlıyor, bazen pembeye, bazen de turuncuya dönüyordu. Doğa, gün boyunca kendi resmini yeniden çiziyordu.

1

Moena kasabasına vardığımızda kendimizi tam anlamıyla bir Alp masalının içinde bulduk. Dar sokaklar… Çiçeklerle süslü balkonlar… Sessiz meydanlar… Temiz hava… Ve her köşede insanı gülümseten küçük ayrıntılar…

Ancak Moena’yı bizim için unutulmaz yapan yalnızca güzelliği değildi. Burada bizi tarihten gelen ilginç bir hikâye bekliyordu.

Balaban Hasan…

2

Yüzyıllar önce Osmanlı ordusundan esir düşen bir yeniçeri… Sonra bu küçük kasabanın insanlarıyla birlikte yaşamaya başlayan bir Türk…

Kasabanın meydanındaki heykelinin önünde dururken tarihin bazen ne kadar şaşırtıcı yollar çizdiğini düşündük.

Bir Osmanlı askeri… İtalya’nın küçücük bir dağ kasabasında… Üç yüz yıldan uzun süredir saygıyla hatırlanıyordu. Bu hikâye bize bir kez daha şunu gösterdi:

İnsan bazen fethettiği topraklarla değil, bıraktığı iyiliklerle hatırlanıyor.

Dolomitler’den ayrılırken yol artık güneye inmeye başlamıştı. Dağların yerini yavaş yavaş deniz aldı. Karşımızda Adriyatik uzanıyordu.

Uzun zamandır soğuk iklimlerde yol alıyorduk. Şimdi ise güneş ve deniz… Sıcak hissediliyordu. Denizin tuz kokusu yeniden burnumuza gelmeye başlamıştı.

Adriyatik’e Veda

Dolomitler’in büyüleyici dağ yollarından ayrılıp Adriyatik kıyısındaki Rovinj’e ulaştığımızda, yolculuğun temposunu biraz yavaşlatmaya karar verdik. Günlerdir dağlar, göller ve tarihi kasabalar arasında geçen seyahatimizin ardından denizin maviliği adeta ödül gibiydi.

3

Rovinj’in dar sokaklarında dolaşıp limanını ve tarihi dokusunu keşfettikten sonra, yakınlardaki sakin bir plajda konakladık. Sabah denize uyanmanın, berrak sularda yüzmenin ve gün batımını karavanımızın önünden izlemenin keyfini çıkardık. Adriyatik kıyılarındaki bu kısa mola, yolculuğumuzun en huzurlu anlarından biri oldu.

Ertesi gün rotamızı Rijeka yakınlarındaki bir sahil kampına çevirdik. Burada iki gün boyunca yalnızca denizin ve dinlenmenin tadını çıkarmayı planlıyorduk. Ancak hayat bazen en güzel planları bile değiştirebiliyor.

4

İkinci gün belimde başlayan şiddetli ağrı, yolculuğumuzun gidişatını tamamen değiştirdi. Birkaç gün dinlenmeyle geçmesini umut etsek de ağrı buna izin vermedi. Önümüzde bizi bekleyen bir haftalık gezi programını iptal etmek zorunda kaldık.

Bunun üzerine hiç hesaplarımızda olmayan bir karar aldık: İznik’e dönüş.

Önümüzde yaklaşık 1.700 kilometrelik uzun bir yol vardı. Bu mesafeyi iki günde tamamladık; geceleri yol kenarlarında konaklayarak, mümkün olduğunca dinlenip yolumuza devam ettik. Her kilometrede biraz burukluk, biraz da eve kavuşmanın huzuru vardı.

Elbette planladığımız rotanın tamamını görememiş olmak içimizde küçük bir ukde olarak kaldı. Ancak bu yolculuk bize bir kez daha önemli bir gerçeği hatırlattı: Seyahat yalnızca gidilen yerlerden ibaret değildir. Bazen planların değişmesi, beklenmedik dönüşler ve yaşanan zorluklar da yolculuğun unutulmaz bir parçası olur.

Bu geziyi planladığımızdan bir hafta önce bitirmek zorunda kaldık. Yine de geriye dönüp baktığımızda, binlerce kilometre boyunca gördüğümüz ülkeler, tanıştığımız insanlar, karavanın bize sunduğu özgürlük ve birlikte biriktirdiğimiz anılar, bu yolculuğu her şeye rağmen hayatımızın en değerli deneyimlerinden biri haline getirdi.

SONSÖZ

Yol Bitmedi…

Kırk beş gün… Yaklaşık on dört bin beş yüz kilometre… Yirmi bir ülke… Yüzlerce kasaba… Binlerce fotoğraf…

Ama bugün dönüp baktığımda, hafızamda kalanlar ne kilometreler ne de ülke sayıları. Çünkü yolculuklar rakamlarla hatırlanmıyor. İnsanın içine dokunan anlarla hatırlanıyor.

Bir sabah Norveç’te fiyordun kıyısında içtiğiniz kahve… Lofoten’de gece yarısı batmayan güneşi seyrederken hissettiğiniz sessizlik… Preikestolen’in ucunda aşağıya baktığınız o tarifsiz heyecan… Ya da Hollanda’da torununuzu ilk kez kucağınıza aldığınız an… İşte insanın yanında eve kadar gelenler bunlar oluyor.

Yola çıkmadan önce insanlar bize sık sık aynı soruyu sordular. “Bu kadar yolu nasıl yapabiliyorsunuz?” Aslında cevabı çok basitti. Biz yolu sevdik. Çünkü yol, sadece bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Yol… İnsanın kendisiyle konuştuğu en uzun zamandır. Saatlerce direksiyon başında giderken düşünürsünüz.

Hayatı…
Geçmişi…
Dostlukları…
Kaybettiklerinizi…
Kazandıklarınızı…
Ve aslında ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunuzu. Karavan bunun en güzel öğretmenidir. Bir ev kadar büyük değildir. Ama insanı mutlu etmeye fazlasıyla yeter. O küçücük mutfakta yapılan bir çay… Daracık masada yenilen kahvaltı… Yağmur sesi altında geçirilen bir gece… Bazen beş yıldızlı otellerden çok daha büyük mutluluklar verebilir.

Bu yolculuk boyunca bir şeyi daha öğrendik. Dünyanın her yerinde insanlar aslında birbirine çok benziyor. Dili değişiyor. Yemeği değişiyor. Evleri değişiyor.

Ama gülümsemenin dili değişmiyor.
Bir yardım isteyince uzanan el değişmiyor.
Çocukların kahkahası değişmiyor.
İyi insanların varlığı değişmiyor.

Belki de yolculukların en büyük hediyesi budur. İnsan, dünyadan korkarak değil… Dünyayı tanıyarak dönüyor. Gezi boyunca onlarca ülke gördük. Fakat hiçbir zaman “en güzel ülke”yi aramadık. Çünkü her ülkenin güzelliği farklıydı. Bulgaristan bize doğallığı verdi. Romanya sürprizleri… Macaristan tarihi… Polonya acıyı… Baltık ülkeleri düzeni… Finlandiya sessizliği… Norveç hayranlığı… İsveç huzuru… Danimarka özgürlüğü… Hollanda aileyi… Almanya gençliğimi… Avusturya zarafeti… İtalya ise tarihin hiç ummadığımız bir köşede karşımıza çıkabileceğini öğretti.

Hepsi, hayatımıza ayrı bir renk kattı. Bu yolculukta dört kişiydik. Dört farklı karakter… Dört farklı bakış açısı… Ama aynı heyecanın peşindeydik. Uzun yollar, insanları birbirine yaklaştırır. Birlikte yağmur beklersiniz. Birlikte arıza tamir edersiniz. Birlikte kaybolursunuz. Birlikte gülersiniz. Ve sonunda fark edersiniz ki yol arkadaşlığı, dostluğun en sağlam sınavlarından biridir. Bu yolculuğu güzelleştiren yalnızca geçtiğimiz yollar değildi. Yan yana oturduğumuz insanlardı.

Karavanımız ise bu yolculuğun sessiz kahramanı oldu. Bazen evimiz… Bazen mutfağımız… Bazen oturma odamız… Bazen de dünyanın en güzel manzarasına açılan penceremiz… Binlerce kilometre boyunca bizi hiç yalnız bırakmadı. Onun penceresinden baktığımız manzaralar artık hayatımızın bir parçası oldu.

Eve döndüğümüzde birçok kişi bize şunu sordu: “En çok nereyi beğendiniz?” Bu soruya hâlâ tek bir cevap veremiyorum. Çünkü bazı ülkeler gözünüze hitap ediyor. Bazıları aklınıza… Bazıları ruhunuza… Ama bazı yerler var ki… Onlar doğrudan kalbinize yerleşiyor. Norveç bunlardan biriydi. Heidelberg bir başkası…

Ve Haarlem’de torunumuz June’u ilk kez kucağımıza aldığımız o an… Belki de bütün yolculuğun en güzel durağıydı. Şimdi bu satırları yazarken haritalar masamın üzerinde duruyor. Üzerlerinde geçtiğimiz yollar işaretli.

Onlara baktıkça şunu görüyorum. Biz aslında haritaların üzerinde değil… Hayatın içinde yolculuk etmişiz. Bu kitabı okuyan herkese küçük bir tavsiyem var. Dünyayı görmek için mutlaka binlerce kilometre gitmek gerekmiyor. Önemli olan merak etmeyi bırakmamak. Bazen yaşadığınız şehrin arka sokağı bile yeni bir keşif olabilir. Bazen küçük bir köy, büyük bir başkentten daha çok şey öğretebilir. Bazen tek bir gün… Bir ömre bedel olabilir.

Bizim yolculuğumuz burada sona eriyor. Ama yollar bitmiyor. Çünkü gerçek gezginlerin bir varış noktası yoktur. Onların sadece bir sonraki rotası vardır.

Belki bir gün yeniden direksiyonun başına geçeceğiz. Belki yine haritanın üzerinde hiç gitmediğimiz bir noktayı işaretleyeceğiz. Belki yine sabah gün doğarken yola çıkacağız. Ve yine aynı heyecanla bilinmeyene doğru ilerleyeceğiz. Çünkü biliyoruz ki…

İnsan bazen bir yere ulaşmak için değil, yolda olmak için yola çıkar.

Bu kitap da işte o yolun hikâyesidir. Yollarımızın yeniden kesişmesi dileğiyle…

Oğuz Baş
İznik

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir