Finlandiya’nın sakin sahil kasabası Uusikaupunki’den ayrılırken önümüzde binlerce kilometrelik bir yol ve Kuzey Kutup Dairesi’nin ötesine uzanan yeni maceralar vardı. Karavanımız artık Baltık kıyılarından ayrılıyor, yavaş yavaş İskandinavya’nın vahşi ve etkileyici coğrafyasına doğru yöneliyordu.
Finlandiya yollarının düzeni ve huzuru yolculuğumuzun ilk günlerine damgasını vurdu. Geniş ormanlar, sayısız göl ve ufka kadar uzanan çam ağaçları arasında ilerlerken zaman zaman kilometrelerce hiçbir yerleşim görmeden yol aldık. Bu coğrafyanın insana verdiği duygu yalnızlık değil, aksine doğanın bir parçası olabilmekti.
Kuzeye çıktıkça geceler kısalmaya başladı. Bir süre sonra ise gece kavramı neredeyse tamamen ortadan kalktı. Gece yarısında bile ufukta duran güneş, ilk kez görenler için oldukça etkileyici bir manzara sunuyordu. Saat kaç olursa olsun dışarıda gündüz ışığı vardı ve insanın biyolojik saati zaman zaman şaşırıyordu.
Yol boyunca küçük yerleşimlerde mola veriyor, market ihtiyaçlarımızı tamamlıyor ve yerel yaşamı gözlemleme fırsatı buluyorduk. İskandinav ülkelerinde dikkat çeken şeylerden biri insanların doğayla kurduğu uyumlu ilişkiydi. Göller, ormanlar ve deniz kıyıları herkes tarafından büyük bir özenle korunuyordu.
Kuzeye doğru ilerledikçe hava da değişmeye başladı. Bir saat önce güneş altında yol alırken kısa süre sonra yağmur bulutlarının içine girebiliyorduk. Ancak bu değişken hava manzaraları daha da etkileyici hale getiriyordu. Özellikle dağlar görünmeye başladığında artık Norveç’e yaklaştığımızı hissediyorduk.
Norveç sınırına yaklaştıkça coğrafya dramatik biçimde değişti. Sonsuz düzlüklerin yerini dağlar, fiyortlar ve derin vadiler almaya başladı. Yol bazen bir deniz kıyısından geçiyor, bazen de yüksek kayalıkların arasına giriyordu. Her virajın ardından yeni bir kartpostal manzarası çıkıyordu karşımıza.
Kuzey Norveç’in seyrek nüfuslu bölgelerinde ilerlerken ren geyikleri artık yolculuğun doğal bir parçası haline gelmişti. Kimi zaman yol kenarında otlayan sürüler görüyor, kimi zaman da hızımızı düşürüp onların yolu geçmesini bekliyorduk.
Günler süren yolculuğun ardından nihayet Lofoten takımadalarına yaklaşmaya başladık. Uzaktan görünen sivri dağ siluetleri, denizin içinden yükselen dev kayalıklar ve köprülerle birbirine bağlanan adalar bize bambaşka bir dünyaya girdiğimizi hissettiriyordu.
Lofoten’e giriş yaptığımız ilk anda hissettiğimiz şey, uzun yolun bütün yorgunluğuna değdiğiydi. Denizden yükselen dağlar, küçük balıkçı köyleri ve Kuzey Kutup Dairesi’nin bu eşsiz coğrafyası, yolculuğumuzun şimdiye kadarki en etkileyici bölümlerinden birinin başladığını haber veriyordu.
Ortaya biraz karışık koyalım. Yorumlarınız lütfen…






