18 GÜN

Plakasız Araç ile 18 Günde Devri Ülkeler Hikayemin Senaryolaşmış Hali

“18 GÜN”

Sinema Filmi

Açılış Sahnesi

İÇ – ÇALIŞMA ODASI – GECE

Eski ahşap bir masa…

Masanın üzerinde sararmış kartpostallar…

Siyah beyaz birkaç fotoğraf…

Bir Opel Rekord’un önünde gülümseyen genç bir delikanlı…

Bir pasaport…

Köşeleri yıpranmış bir Avrupa haritası…

Yaşlı bir el, çekmeceyi yavaşça açar.

İçinden yılların eskittiği bir kartpostal çıkar.

Kartın arkasında titiz bir Alman el yazısı…

“Wilhelm Weitzenberger”

Adam uzun süre karta bakar.

Derin bir nefes alır.

OĞUZ (74) – DIŞ SES

“Hayatım boyunca binlerce insan tanıdım…

Ama bazıları vardır ki sadece birkaç gün hayatınızda kalır…

Buna rağmen ömür boyu sizinle yürür.”

Kartı masaya bırakır.

Fotoğraflardan biri eline gelir.

1973 model koyu renk bir Opel Rekord…

İki genç gülümsemektedir.

Kamera fotoğrafın içine doğru yaklaşır.

Motor sesi duyulur.

Fotoğraf canlanır.

DIŞ – PADERBORN – ALMANYA – 1976 – GÜNDÜZ

Yaz güneşi.

Üniversite kampüsü.

Bisikletler.

Gençler.

Kahkahalar.

Yirmi dört yaşındaki OĞUZ, arkadaşının yanında duran Opel Rekord’u dikkatle inceler.

Arkadaşı kaputu kapatır.

ARKADAŞI

“Motorunda hiçbir sorun yok.”

Oğuz direksiyona oturur.

Kontağı çevirir.

Motor tek marşta çalışır.

Yüzünde çocukça bir gülümseme belirir.

ARKADAŞI

“Bu son araba olacak demiştin.”

Oğuz gülümser.

OĞUZ

“Bu defa acelem yok.”

Haritayı açar.

Parmağıyla yolu çizer.

Paderborn…

Salzburg…

Venedik…

Adriyatik kıyıları…

Belgrad…

Kapıkule…

Ankara.

OĞUZ

“Bu kez geze geze döneceğim.”

Arkadaşı güler.

ARKADAŞI

“İnşallah…”

Oğuz, bunun ne kadar büyük bir ironi olduğunu henüz bilmemektedir.

Kamera yavaşça yükselir.

Arka planda 1970’lerin sıcak Avrupa atmosferini taşıyan müzik yükselir.

Araba hareket eder.

Ekrana beyaz harflerle tek bir cümle gelir:

“Bu film, 1976 yılında yaşanmış gerçek olaylardan uyarlanmıştır.”

Ardından ikinci yazı belirir:

18 GÜN

18 GÜN

SENARYO

SAHNE 2

DIŞ – HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ – 1976 İLKBAHAR – GÜNDÜZ

Kampüs cıvıl cıvıldır.

Öğrenciler amfiler arasında koşuşturur.

Kimisi çimlere uzanmış gitar çalmaktadır.

Kimisi hararetle siyaset tartışmaktadır.

1970’lerin Ankara’sı…

Kot ceketler…

İspanyol paça pantolonlar…

Omuzlara kadar uzayan saçlar…

Eski model Murat 124’ler ve Anadol otomobiller…

Kampüsün otoparkına parlak, koyu yeşil bir 1973 Opel Rekord girer.

Öğrencilerin bakışları arabaya döner.

O yıllarda böyle bir otomobile sahip bir üniversite öğrencisi pek görülmüş bir şey değildir.

Araba durur.

Kapı açılır.

Direksiyondan OĞUZ BAŞ (24) iner.

Sırtında deri çantası, elinde ders kitapları vardır.

Arabasına gösteriş olsun diye değil, ihtiyaç olduğu için binmektedir.

Yanından geçen iki öğrenci fısıldaşır.

1. ÖĞRENCİ

— Kim bu?

2. ÖĞRENCİ

— Almanya’dan araba getiriyormuş.

— Ticaret yapıyormuş galiba.

Oğuz duymaz bile.

Gülümseyerek fakülte binasına yönelir.

İÇ – FİZİK MÜHENDİSLİĞİ KORİDORU

Ders yeni bitmiştir.

Koridor kalabalıktır.

Bir arkadaşı omzuna vurur.

ARKADAŞ

— Oğuz!

— Gene araba mı geldi?

OĞUZ

(gülümser)

— Sonuncusu olacak.

ARKADAŞ

— Sen bunu geçen sene de söyledin.

Kahkahalar…

İÇ – ÜNİVERSİTE KANTİNİ

Çaylar gelir.

Masada dört beş arkadaş vardır.

Sohbet koyudur.

Birisi merakla sorar.

ARKADAŞ

— Oğlum şu işi bir anlatsana.

— Nasıl getiriyorsun bu arabaları?

Oğuz peçetenin arkasına küçük bir şema çizer.

Almanya.

İşçi.

Permi.

Türkiye.

Satış.

OĞUZ

— Aslında araba getirmiyorum.

Herkes şaşırır.

OĞUZ

— İnsanların hakkını kullanıyorum.

Almanya’da çalışan işçiler belli süre sonra otomobil getirme hakkı kazanıyor.

Ben onların vekâletini alıyorum.

Arabayı alıyorum.

Türkiye’ye getiriyorum.

Gümrük işlemlerini yapıyorum.

Satıyorum.

Kazandığım parayla da öğrenciliğimi sürdürüyorum.

Arkadaşları hayranlıkla dinler.

ARKADAŞ

— Kaç araba getirdin şimdiye kadar?

Oğuz kısa bir süre düşünür.

OĞUZ

— Saymadım.

Ama artık bırakacağım.

Bir iki kişi aynı anda konuşur.

NEDEN?

Oğuz çayından bir yudum alır.

Camdan dışarı bakar.

OĞUZ

— İnsan bazen şansını fazla zorlamamalı.

Bu cümle söylenirken kamera Oğuz’un yüzünde kalır.

Seyirci, bu sözün birazdan yaşanacakların habercisi olduğunu hisseder.

DIŞ – HACETTEPE OTOPARKI – AKŞAM

Güneş batmaktadır.

Oğuz arabasının yanında durur.

Elini kaputun üzerine koyar.

Kendi kendine mırıldanır.

OĞUZ

— Son sefer…

Sonra Almanya…

Sonra dönüş…

Biraz gezeriz.

Bir daha da uğraşmam.

Motor çalışır.

Araba ağır ağır kampüsten çıkar.

Kamera yükselir.

Ankara’nın üzerine akşam çökmektedir.

18 GÜN

SAHNE 3

DIŞ – PADERBORN – ÖĞRENCİ YURTLARI – SABAH

Kuzey Almanya’nın serin bir yaz sabahı…

Bisiklet zilleri…

Fırından yeni çıkmış ekmek kokusu…

Üniversite yurtlarının önünde öğrenciler gidip geliyor.

Opel Rekord güneş altında parlamaktadır.

Motor kaputu açıktır.

MUSTAFA (Makine Mühendisliği öğrencisi) son kontrolleri yapmaktadır.

Oğuz bagajdaki stepneyi inceler.

MUSTAFA

— Motoru yeni bakımdan çıktı.

Yağını değiştirdim.

Kayışlar sağlam.

Beni yarı yolda bırakmadı.

Seni de bırakmaz.

Oğuz gülümser.

OĞUZ

— İnşallah…

Mustafa anahtarı uzatır.

MUSTAFA

— Üç yaşına yeni girdi.

Tam zamanında aldın.

Oğuz anahtarı avucunda çevirir.

İçinden bir ses:

“Bu son araba…”

DIŞ – YURTLARIN OTOPARKI

Osman Apaydın elinde küçük bir bavulla görünür.

Neşeli…

Şakacı…

Tam yol arkadaşı.

Arabanın etrafında döner.

Kaputu açar.

İçeri bakar.

Sonra gülerek;

OSMAN

— Bununla mı gideceğiz?

OĞUZ

— Beğenmedin mi?

OSMAN

— Beğenmez olur muyum?

Ben sadece dönüşte satacağını düşünüyordum.

Sen bununla Avrupa turuna çıkıyorsun.

Oğuz haritayı açar.

Kaputun üzerine serer.

Kalemiyle çizmeye başlar.

Paderborn…

Salzburg…

İtalya…

Venedik…

Trieste…

Adriyatik kıyıları…

Split…

Dubrovnik…

Belgrad…

Sofya…

Kapıkule…

Ankara…

Osman uzun uzun bakar.

Sonra kahkaha atar.

OSMAN

— Oğlum…

Biz araba satmaya mı gidiyoruz…

Yoksa dünya turuna mı çıkıyoruz?

İkisi de güler.

İÇ – OPEL REKORD

Teypte kaset dönmektedir.

1970’lerin sevilen şarkılarından biri çalar.

Camlar açık.

Rüzgâr içeri dolmaktadır.

Otobanda kilometreler akıp gider.

Osman torpidodan ay çekirdeği çıkarır.

OSMAN

— Biliyor musun…

Hayatımda ilk defa Adriyatik Denizi’ni göreceğim.

OĞUZ

— Ben de ilk defa bu kadar rahat döneceğim.

Osman şaşırır.

OSMAN

— Rahat mı?

Nasıl yani?

OĞUZ

— Bu son araba.

Artık öğrencilik bitiyor.

Sonra askerlik.

Sonra iş hayatı.

Bir daha böyle aylarca yollarda olamayız.

Osman pencereye bakar.

Bir süre sessizlik olur.

OSMAN

— O zaman acelemiz yok.

Gezebildiğimiz kadar gezelim.

Oğuz başını sallar.

OĞUZ

— Aynen öyle.

Bu cümleyle birlikte araba, Avusturya sınırına doğru ilerler.

DIŞ – AVUSTURYA ALPLERİ

Yollar kıvrılarak yükselmektedir.

Dağlar…

Tüneller…

Şelaleler…

Yeşilin her tonu…

Araba küçük kalmaktadır.

Kamera yukarı çıkar.

Yol, dağların arasında ince bir çizgi gibi uzanır.

MONTAJ

  • Salzburg sokaklarında yürürler.
  • Bir meydanda kahve içerler.
  • Yol kenarında sandviç yerler.
  • İtalya’da dondurma yerler.
  • Adriyatik kıyısında denize ayaklarını sokarlar.
  • Arabanın önünde fotoğraf çektirirler.
  • Harita üzerinde gittikleri yolları işaretlerler.
  • Gülüşmeler…
  • Şakalaşmalar…
  • Gün batımları…

DIŞ – ADRİYATİK KIYISI – AKŞAM

Güneş denize inmektedir.

İkisi de arabanın kaputuna oturmuştur.

Sessizlik…

Dalgaların sesi…

Osman sigarasını yakar.

OSMAN

— Bir gün çocuklarımız olursa…

Bu yolculuğu anlatır mıyız?

Oğuz denize bakar.

Gülümser.

OĞUZ

— Kim bilir…

Belki de kimse inanmaz.

İkisi de güler.

Kamera yavaşça uzaklaşır.

Gün batımı…

Motor sesi…

18 GÜN

SAHNE 4

DIŞ – KAPIKULE SINIR KAPISI – GÜNDÜZ

Uzun bir araç kuyruğu…

Otobüsler…

Kamyonlar…

Mercedes’ler…

BMW’ler…

Volkswagen’ler…

Hepsi gurbetçilerin Türkiye’ye getirdiği otomobiller.

Egzoz kokusu…

Çocuk sesleri…

Satıcılar…

Pasaport sıraları…

Hoparlörden sürekli isimler okunuyor.

1976 yazının Kapıkule’si…

Oğuz ile Osman arabadan iner.

İkisinin yüzünde de eve dönmenin huzuru vardır.

Pasaportlar damgalanır.

Alman gümrük görevlisi arabanın önündeki oval geçici plakaları söker.

Görevli, plakaları elindeki büyük metal konteynıra atar.

TAK!

Plakalar yüzlerce plakanın arasına düşer.

Oğuz dönüp son kez bakar.

O an, bunun ne kadar önemli bir görüntü olduğunu henüz bilmemektedir.

Türk tarafına geçilir.

Bir görevli yeşil renkli karton gümrük plakalarını getirir.

Camlara yapıştırır.

Büyük harflerle yazmaktadır:

GMR – ANKARA

Görevli gülümseyerek,

GÖREVLİ

— Hayırlı olsun.

Ankara’ya kadar bununla gidersin.

Sonra gerçek plakanı alırsın.

Oğuz teşekkür eder.

Osman arabaya biner.

Motor çalışır.

Türkiye yollarındadırlar.

MONTAJ

  • Ayçiçeği tarlaları…
  • Trakya’nın düz yolları…
  • Yol kenarında karpuz satan çocuklar…
  • Küçük bir lokantada kuru fasulye…
  • Osman’ın “Türk çayı gibisi yokmuş.” demesi…
  • Ankara tabelası…

DIŞ – ANKARA GÜMRÜĞÜ – SABAH

Devasa sundurma…

Yüzlerce otomobil…

Koşturan gümrük müşavirleri…

Dosyalar…

Damgalar…

Daktilo sesleri…

Oğuz arabayı teslim yerine çeker.

Motoru kapatır.

Elini direksiyonda birkaç saniye tutar.

Derin bir nefes…

Osman omzuna vurur.

OSMAN

— Geçmiş olsun.

Bitti işte.

Oğuz gülümser.

OĞUZ

— İnşallah.

İkisi birlikte binaya girer.

İÇ – GÜMRÜK MEMURLARI SALONU

Kalabalık…

Sigaradan griye dönmüş hava…

Sıra bekleyen insanlar…

Daktiloların metal sesi…

Oğuz dosyasını uzatır.

Memur evraklara bakar.

Sessizdir.

Bir sayfa…

İkinci sayfa…

Sonra önündeki kalın katalogu açar.

Şase numarasını kontrol eder.

Kaşları çatılır.

Bir kez daha bakar.

Telefon açar.

Yan masadaki memuru çağırır.

İki memur birlikte incelemeye başlar.

Oğuz’un yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kaybolur.

MEMUR

— Bu araç kaç model dediniz?

OĞUZ

— Bin dokuz yüz yetmiş üç.

Memur başını kaldırmadan cevap verir.

MEMUR

— Evrakta öyle.

Ama şase başka söylüyor.

Sessizlik.

OĞUZ

— Nasıl yani?

Memur katalogu çevirir.

Parmağını bir satıra koyar.

MEMUR

— Bu şase numarası…

Bin dokuz yüz yetmiş iki üretimi.

Oğuz önce anlamaz.

OĞUZ

— Ama ruhsatta yetmiş üç yazıyor.

Memur dosyayı kapatır.

İlk defa gözlerinin içine bakar.

Sakin ama kesin bir ses tonuyla konuşur.

MEMUR

— Beyefendi…

Bu otomobil Türkiye’ye ithal edilemez.

Sessizlik.

Sanki odadaki bütün sesler bir anda kaybolur.

Daktilolar susar.

İnsanlar görünmez olur.

Yalnızca Oğuz’un nefesi duyulur.

OĞUZ

— Bir yanlışlık olmalı…

MEMUR

— Yok.

Türkiye imalat tarihine bakıyor.

Ruhsata değil.

OĞUZ

— Ama Almanya’da…

MEMUR

— Almanya bizi ilgilendirmiyor.

OĞUZ

— Peki şimdi ne olacak?

Memur kısa bir duraksamadan sonra iki seçenek sunar.

MEMUR

— Aracı gümrüğe terk edersiniz…

…veya…

Aldığınız ülkeye geri götürürsünüz.

Başka yolu yok.

Yakın plan…

Oğuz’un yüzü.

Bir damla ter.

Bir damla gözyaşı.

Ses yok.

Müzik yok.

Sadece uzaklardan gelen bir tren düdüğü…

DIŞ – GÜMRÜK BAHÇESİ

Osman bankta oturmaktadır.

Oğuz ağır adımlarla çıkar.

Yüzü bembeyazdır.

Osman ayağa kalkar.

OSMAN

— Ne oldu?

Oğuz uzun süre cevap veremez.

Sonunda tek cümle söyler.

OĞUZ

— Araba Türkiye’ye giremiyormuş…

Osman önce güler.

Şaka sandığı bellidir.

OSMAN

— Hadi canım…

Oğuz gözlerinin içine bakar.

Bu kez sesi neredeyse fısıltıdır.

OĞUZ

— Şaka değil…

Osman’ın gülümsemesi de yavaşça kaybolur.

İki genç, Ankara Gümrüğü’nün bahçesinde sessizce otururlar.

Kamera yavaşça yükselir.

Koca gümrük sahasının içinde iki küçük insan…

Bir tarafta yüzlerce mutlu insan arabalarını teslim alırken…

Diğer tarafta, iki gencin bütün planları birkaç cümleyle yıkılmıştır.

18 GÜN

SAHNE 5

1. GÜN

İÇ – ANKARA GÜMRÜK MÜDÜRLÜĞÜ – ÖĞLEDEN SONRA

Koridor…

Sigara dumanı…

Daktilolar…

Dosya yığınları…

Oğuz aynı koridorda üçüncü kez yürümektedir.

Elinde dosyası.

Yüzünde çaresizlik.

Bir kapıya yaklaşır.

Kapıyı tıklatır.

İçeriden sert bir ses.

MEMUR

— Girin.

İÇ – ŞEF ODASI

Şef ellili yaşlarında.

Tecrübeli.

Masanın üzerinde dosyalar.

Oğuz dosyasını uzatır.

OĞUZ

— Efendim…

Bir yanlışlık olmalı.

Arabayı Almanya’dan yetmiş üç model diye aldım.

Bütün evrakları böyle.

Şef dosyaya şöyle bir bakar.

ŞEF

— Yanlışlık yok.

OĞUZ

— Ama…

Ben öğrenciyim.

Bu araba bütün sermayem.

Şef ilk defa başını kaldırır.

Gözlerinde öfke yoktur.

Sadece alışılmış bir yorgunluk.

ŞEF

— Evladım…

Ben seni anlıyorum.

Ama kanun beni anlamıyor.

Sessizlik.

OĞUZ

— Hiç mi yolu yok?

Şef başını iki yana sallar.

ŞEF

— İki yol var.

Terk edeceksin…

Ya da geri götüreceksin.

Oğuz oturduğu sandalyede çöker gibi olur.

DIŞ – GÜMRÜK BAHÇESİ

Osman beklemektedir.

Oğuz gelir.

Elinde dosya.

Sessiz.

OSMAN

— Ne dediler?

Oğuz cevap veremez.

Bankın üzerine oturur.

Başını ellerinin arasına alır.

Uzun süre konuşmaz.

OSMAN

(sessizce)

— Bitti mi?

İlk defa gözyaşı dökülür.

OĞUZ

— Bitti galiba…

Uzun sessizlik.

Osman cebinden sigara çıkarır.

Birini Oğuz’a uzatır.

İkisi de konuşmadan sigara içer.

Arka planda tren düdüğü.

MONTAJ

Gün batmaktadır.

Oğuz aynı gün içinde farklı odalara girip çıkmaktadır.

Başka memurlar…

Başka masalar…

Başka cevaplar…

Her odadan aynı cümle.

“Olmaz.”

“İmkânsız.”

“Kanun.”

“Yapamayız.”

Saat ilerler.

Koridorlar boşalır.

Temizlik görevlisi paspas yapmaktadır.

Oğuz hâlâ binadadır.

İÇ – KORİDOR

Yaşlı bir hademe yaklaşır.

HADEME

— Evladım…

Mesai bitti.

Oğuz başını kaldırır.

OĞUZ

— Bir umut…

Hademe üzülerek bakar.

HADEME

— Yarın gel.

Belki başka biri çıkar.

Bu cümle önemlidir.

Çünkü filmin bütün ruhunu anlatır.

“Belki başka biri çıkar.”

DIŞ – GÜMRÜK OTOPARKI

Akşam.

Oğuz arabasının yanına gelir.

Kaputu okşar.

Kendi kendine konuşur.

OĞUZ

— Seni bırakmayacağım.

İlk defa bu cümleyi söyler.

Ve aslında film de burada başlar.

18 GÜN

SAHNE 6

2. GÜN

DIŞ – ANKARA GÜMRÜĞÜ – SABAH

Sabahın erken saatleri…

Gümrük henüz kalabalıklaşmaktadır.

Oğuz, geceden beri neredeyse hiç uyumamıştır.

Arabanın direksiyonunda oturur.

Kontağı çevirir.

Motor çalışır.

Kısa bir an durur.

Dikiz aynasında kendine bakar.

Henüz yirmi dört yaşındadır.

Ama yüzüne bir gecede yıllar eklenmiştir.

Derin bir nefes alır.

OĞUZ (iç ses)

“Pes etmek yok.”

Araba ağır ağır gümrük kapısından çıkar.

MONTAJ

Ankara…

Eskişehir yolu…

Bolu Dağı…

Sis…

Kamyonlar…

Küçük lokantalar…

Hiç durmadan akan yol…

Motor sesi dışında müzik yoktur.

DIŞ – İSTANBUL – AKŞAM

Şehir yaz kalabalığı içindedir.

Vapur düdükleri…

Dolmuşlar…

Simitçiler…

Oğuz, üniversiteden arkadaşı Hüseyin’in kapısını çalar.

Kapıyı Hüseyin açar.

Bir an birbirlerine bakarlar.

Sonra sıkıca sarılırlar.

HÜSEYİN

— Oğlum…

Ne oldu sana?

Oğuz ilk kez gülümsemeye çalışır.

Başaramaz.

İÇ – EV – GECE

Mutfakta üç kişi oturmaktadır.

Hüseyin…

Ağabeyi…

Oğuz…

Masada çaylar…

Kimse konuşmamaktadır.

Sonunda Oğuz anlatmaya başlar.

Uzun uzun…

Almanya’yı…

Ankara Gümrüğü’nü…

1972 şasesini…

İthal yasağını…

Sessizlik…

Hüseyin’in ağabeyi düşüncelidir.

AĞABEY

— Başka çaren yok.

Kapıkule’ye döneceksin.

Oğuz başını eğer.

OĞUZ

— Biliyorum.

DIŞ – İSTANBUL – SABAH

Hüseyin elinde küçük bir çantayla gelir.

OĞUZ

— Sen niye hazırlanıyorsun?

HÜSEYİN

— Seni yalnız mı göndereceğim?

Kapıkule’ye kadar beraberiz.

İlk defa Oğuz’un yüzünde gerçek bir tebessüm belirir.

MONTAJ

İki arkadaş yol boyunca sohbet eder.

Bir benzinlikte çay içerler.

Eski günleri konuşurlar.

Ama Oğuz’un aklı sürekli arabadadır.

DIŞ – KAPIKULE – ÖĞLEDEN SONRA

Sınır kapısı…

Aynı kalabalık…

Aynı hareketlilik…

Ama bu kez Oğuz’un geliş nedeni bambaşkadır.

Araba durur.

İkisi birlikte iner.

Oğuz çöplüğe doğru yürür.

Yürüdükçe yavaşlar.

Karşısındaki manzaraya inanamaz.

Dağ gibi yığılmış binlerce eski gümrük plakası…

Paslı…

Eğilmiş…

Üst üste…

Kimi çamura gömülmüş.

Kimi ezilmiş.

Oğuz hiçbir şey söylemeden yığının içine girer.

Hüseyin de peşinden…

İkisi de plakaları tek tek çevirmeye başlar.

Güneş tepelerindedir.

Ter damlaları yüzlerinden akmaktadır.

Saatler geçer…

Bir plaka…

İki plaka…

Yüzlerce plaka…

Ama aradıkları yoktur.

YAKIN PLAN

Oğuz’un elleri…

Pas içinde…

Kesilmiş…

Tırnaklarının arasına çamur dolmuştur.

Ama hâlâ aramaktadır.

Hüseyin yorgunluktan yere çöker.

HÜSEYİN

— Oğuz…

İmkânsız…

Oğuz cevap vermez.

Bir plakayı daha kaldırır.

Altından yine başka bir plaka çıkar.

Sonra bir tane daha.

Bir tane daha…

Tam o sırada arkalarından tok bir Anadolu sesi duyulur.

TIR ŞOFÖRÜ

— Ula…

Siz define mi arıyorsunuz?

İkisi birden dönüp bakar.

Kırklı yaşlarında.

Güneşten esmerleşmiş yüz.

Bıyıklı.

Elinde çay bardağı.

Sıcakkanlı bir Anadolu insanı.

Oğuz ayağa kalkar.

OĞUZ

— Plaka arıyoruz.

Adam önce anlamaz.

Sonra gülümser.

TIR ŞOFÖRÜ

— Ne plakası?

Oğuz birkaç cümlede başından geçenleri anlatır.

Şoför dikkatle dinler.

Bir süre sessiz kalır.

Sonra koca plaka yığınına bakar.

Ardından ikisine…

Ve hayat değiştirecek o cümleyi söyler.

TIR ŞOFÖRÜ

“Evlat…

Siz şu yığını bir baştan öbür başa taşısanız…

Bir ay sürer.

Plaka dediğin ne?

Bir parça teneke…”

Sessizlik…

Oğuz anlamamıştır.

Şoför cebinden sigarasını çıkarır.

Yakarken devam eder.

“Git…

Bir tenekeye yaz.

Yoluna devam et.”

Oğuz şaşkındır.

OĞUZ

— Polis izin verir mi?

Şoför omzuna hafifçe vurur.

TIR ŞOFÖRÜ

— Gel…

Beraber soralım.

KESME.

18 GÜN

SAHNE 7

2. GÜN

DIŞ – KAPIKULE GÜMRÜK SAHASI – ÖĞLEDEN SONRA

Sıcak…

Toprak neredeyse titreşmektedir.

Tırlar sıra sıra dizilmiş.

Şoförler gölgede çay içmektedir.

Oğuz ile Hüseyin’in yüzü toz içindedir.

Plaka yığını arkalarında küçük bir dağ gibi durmaktadır.

Tır şoförü sigarasından derin bir nefes çeker.

Sonra eliyle,

“Gelin.”

der.

Hiç tereddüt etmeden yürümeye başlar.

Oğuz ile Hüseyin peşinden gider.

DIŞ – TÜRK GÜMRÜK KULÜBESİ

Nöbetçi polis evraklarla uğraşmaktadır.

Şoför camdan seslenir.

TIR ŞOFÖRÜ

— Komiserim…

Şu çocukların derdini bir dinler misin?

Polis başını kaldırır.

Önce Oğuz’a…

Sonra paslı ellerine bakar.

POLİS

— Hayırdır?

Şoför anlatmaya başlar.

Anlatırken hiçbir şeyi abartmaz.

Sadece gerçeği söyler.

TIR ŞOFÖRÜ

— Çocuk Almanya’dan araba getirmiş.

Ankara almamış.

Geri götürecek.

Plakasını burada çöpe atmış.

Şimdi bulmaya çalışıyor.

Bulması mümkün mü?

Polis plaka dağına bakar.

Gülümser.

POLİS

— Mümkün değil.

Şoför devam eder.

TIR ŞOFÖRÜ

— Ben dedim ki…

Bir tenekeye yazsın.

Gitsin.

Polis birkaç saniye düşünür.

Sonra Oğuz’a döner.

POLİS

— Çocuk…

Bu plaka seni Almanya’ya kadar götürmez.

Ama…

Buradan çıkmana ben karışmam.

Oğuz inanamaz.

OĞUZ

— Gerçekten mi?

Polis omuz silker.

POLİS

— Benden yana sorun yok.

Oğuz’un gözleri dolar.

Teşekkür edecek kelime bulamaz.

DIŞ – TAMPON BÖLGE

Şoför yürümeye devam eder.

Türk tarafı geride kalır.

Bulgar kulübesine yaklaşırlar.

Bulgar nöbetçi merakla bakmaktadır.

Şoför daha uzaktan bağırır.

TIR ŞOFÖRÜ

— Komşuuu…

Bulgar polis gülümser.

Türkçe bilmektedir.

BULGAR POLİSİ

— Ne var be komşu?

Şoför yine aynı hikâyeyi anlatır.

Elleriyle teneke şekli yapar.

Plakayı gösterir.

Yol işareti yapar.

Bulgar polis dikkatle dinler.

Sonra Oğuz’a yaklaşır.

Pasaportuna bakar.

Yüzüne bakar.

Uzun bir sessizlik.

Sonra pasaportu geri uzatır.

BULGAR POLİSİ

— Yap.

Gel.

Tek kelime.

Ama Oğuz için dünyalar kadar büyüktür.

Şoför kahkaha atar.

TIR ŞOFÖRÜ

— Gördün mü?

Şimdi git tenekeni bul.

Oğuz, şoförün iki elini birden tutar.

OĞUZ

— Adınız neydi?

Şoför hafif mahcup olur.

TIR ŞOFÖRÜ

— Adı boş ver.

Yarın sen de birine yardım edersin.

Borç ödenmiş olur.

Oğuz cevap veremez.

Şoför ağır ağır tırına doğru yürür.

Bir kez bile arkasına bakmaz.

Motor çalışır.

Dev tır uzaklaşır.

Kamera Oğuz’un yüzünde kalır.

İÇ – OPEL REKORD

Hüseyin hâlâ şaşkındır.

HÜSEYİN

— Oğlum…

Adam melek gibi çıktı.

Oğuz direksiyona bakmaktadır.

Yavaşça konuşur.

OĞUZ

— Daha bitmedi.

Şimdi teneke bulacağız.

Motor çalışır.

Araba Edirne’ye doğru hareket eder.

KESME

18 GÜN

SAHNE 8

2. GÜN

DIŞ – EDİRNE SANAYİ SİTESİ – AKŞAMÜZERİ

Güneş alçalmıştır.

Ramazan ayıdır.

Çarşı erkenden sessizleşmeye başlamıştır.

Demir kepenkler birer birer inmektedir.

Oğuz ile Hüseyin sanayi sitesinin dar sokaklarında dolaşırlar.

Bir dükkân…

Kapalı.

Bir diğeri…

Kapalı.

Boyacı…

Kapalı.

Tamirci…

Kapalı.

Saat ilerledikçe umut biraz daha azalır.

İÇ – OPEL REKORD

Hüseyin saate bakar.

HÜSEYİN

— İftara yarım saat kalmış.

Oğuz direksiyona daha sıkı tutunur.

OĞUZ

— Bir tane açık dükkân bulacağız.

Bulmak zorundayız.

Tam o sırada…

Sokağın sonunda yaşlı bir adam, dükkânının kepengini indirmektedir.

Kapıda eski soba boruları…

Galvaniz saclar…

Kömür kovaları…

Üstte solmuş bir tabela:

“DEMİRCİ – SOBACI”

DIŞ – SOBACI DÜKKÂNI

İkisi koşarak yaklaşırlar.

Yaşlı usta kepengi yarıya kadar indirmiştir.

OĞUZ

— Usta!

Ne olur kapatma!

Usta şaşkınlıkla döner.

USTA

— Yarın gel evladım.

İftar olacak.

Oğuz nefes nefesedir.

OĞUZ

— Yarın olmaz.

Bu gece yola çıkmam gerekiyor.

Yaşlı usta yüzüne dikkatle bakar.

Yorgunluk…

Sakallar uzamaya başlamış.

Gözler uykusuz.

Üzerindeki gömlek toz içinde.

USTA

— Ne lazım?

Oğuz iki eliyle plaka büyüklüğünü gösterir.

OĞUZ

— İki parça teneke…

Şu kadar.

Usta anlam veremez.

USTA

— O kadar yol geldin…

İki teneke için mi?

Hüseyin gülümser.

HÜSEYİN

— Hikâyesi uzun usta…

Yaşlı adam kepengi yeniden kaldırır.

USTA

— Girin bakalım.

İÇ – SOBACI ATÖLYESİ

Küçük…

Loş…

Sac kokusu…

Eski bir makas…

Usta galvaniz levhayı tezgâha koyar.

Tak…

Tak…

Tak…

Makasın sesi dükkânı doldurur.

İki dikdörtgen teneke hazırdır.

Usta uzatır.

USTA

— Al bakalım.

Oğuz cebine uzanır.

USTA

Elini kaldırır.

USTA

— Sonra…

Önce işini hallet.

Oğuz mahcup olur.

Sessizlik…

Sonra üçü birden aynı anda durur.

HÜSEYİN

— Yazacağız da…

Neyle?

Üçü de birbirine bakar.

Boya yoktur.

Fırça yoktur.

Kalem olmaz.

O sırada usta arka tarafa gider.

Eski rafları karıştırır.

Kutular…

Paslı tenekeler…

Boş kavanozlar…

Dakikalar geçer.

Sonunda elinde küçük bir boya kutusuyla döner.

USTA

— Bundan başka yok.

Kutunun kapağını açar.

İçinde koyu kırmızı boya…

Biraz kurumuş.

Ama kullanılabilir.

HÜSEYİN

(gülerek)

— Plaka kırmızı mı olur?

Oğuz boya kutusuna bakar.

Sonra saate.

Sonra Kapıkule yönüne.

OĞUZ

— Bugün olur.

Üçü de güler.

Filmde belki de ilk kez, yaşanan bütün sıkıntının içinde küçük bir tebessüm doğar.

DIŞ – DÜKKÂN ÖNÜ

Eski bir tahta sandık masa yapılır.

Tenekeler üzerine konur.

Oğuz diz çöker.

Eline ince bir fırça alır.

Eli titremektedir.

Yavaşça ilk harfi yazar.

Siyah değil…

Beyaz değil…

Kırmızı.

Her harf biraz eğridir.

Her rakam farklı büyüklüktedir.

Ama o an…

Dünyanın en değerli plakasıdır.

Yakın plan…

Boya damlası aşağı doğru süzülür.

Oğuz parmağıyla düzeltmeye çalışır.

Başaramaz.

Sonra vazgeçer.

OĞUZ

— Böyle kalsın…

Plakaya uzun uzun bakar.

Sanki ilk kez umut görmektedir.

DIŞ – SANAYİ ÇIKIŞI

Hüseyin plakaları bagaja koyar.

Sessizlik.

İkisi de vedanın yaklaştığını bilmektedir.

HÜSEYİN

— Buradan sonrasını tek başına gideceksin.

OĞUZ

Başını sallar.

HÜSEYİN

— Başaracaksın.

Oğuz cevap vermez.

Sadece arkadaşına sarılır.

Uzun…

Sessiz…

Gerçek bir dost vedası.

Araba çalışır.

Kamera arkada kalan Hüseyin’de kalır.

Oğuz’un arabası uzaklaşırken Hüseyin elini kaldırır.

Ama Oğuz bunu görmez.

Çünkü bütün dikkati önündeki yoldadır.

KESME

18 GÜN

SAHNE 9

2. GÜN

DIŞ – KAPIKULE SINIR KAPISI – GECE

Gökyüzü lacivert…

Projektörler sınır kapısını gündüz gibi aydınlatmaktadır.

Tırlar ağır ağır ilerlemektedir.

Hoparlörden numaralar okunmaktadır.

Oğuz’un Opel Rekord’u ağır ağır Türk kontrol noktasına yaklaşır.

Tampona henüz monte edilmiş iki kırmızı teneke plaka…

Boya tam kurumamıştır.

Bazı yerlerden akmıştır.

Uzaktan bakınca çocuk işi gibi görünmektedir.

Oğuz direksiyonu öyle sıkmaktadır ki parmaklarının boğumları beyazlamıştır.

İÇ – TÜRK PASAPORT KONTROLÜ

Az önce konuştuğu polis memuru nöbettedir.

Oğuz’u görünce tanır.

Önce plakaya bakar.

Sonra Oğuz’a.

Yüzünde hafif bir tebessüm belirir.

POLİS

— Demek yaptın…

Oğuz sadece başını sallar.

Konuşamaz.

Polis evrakları damgalar.

Pasaportu uzatır.

Bir an durur.

Sonra sessizce:

POLİS

— Yolun açık olsun.

Oğuz’un gözleri dolar.

OĞUZ

— Sağ olun…

DIŞ – TAMPON BÖLGE

Araba ağır ağır Bulgar tarafına ilerler.

Gece sessizdir.

Yalnızca motor sesi…

Ve uzaktan gelen cırcır böcekleri…

Bulgar kulübesindeki polis, gündüz konuştuğu memurdur.

Arabayı görünce gülümser.

Plakaya eğilir.

Kırmızı boyanın aktığını fark eder.

Başını kaldırır.

İki saniye boyunca Oğuz’un gözlerinin içine bakar.

Sonra pasaportu damgalar.

BULGAR POLİSİ

— Git…

Tek kelime.

Ama Oğuz için sanki bir ülkenin kapısı açılmıştır.

MONTAJ

Bulgaristan…

Gece…

Farların aydınlattığı dar asfalt…

Yol çizgileri…

Virajlar…

Köyler…

Ara sıra karşıdan gelen kamyonlar…

Bir benzin istasyonu…

Kapalı.

Bir kahve…

Kapalı.

Bir kasaba…

Uyuyor.

İÇ – OPEL REKORD

Saat gece üç.

Oğuz’un gözleri kan çanağı.

Camı açar.

Yüzüne gece rüzgârı vurur.

Elini camdan dışarı çıkarır.

Uyumamak için kendi yanağına hafifçe vurur.

Küçük bir transistör radyoyu açar.

Parazit…

Bir Bulgarca yayın…

Kapatır.

Sessizlik daha iyidir.

DIŞ – BULGARİSTAN / YUGOSLAVYA SINIRI – SABAH

İlk güneş ışıkları.

Sis.

Sınır kapısı sakindir.

Bulgar memuru pasaporta bakar.

Sonra plakaya.

Hiçbir şey söylemez.

Çıkış damgasını vurur.

Yugoslav tarafına geçilir.

Oradaki memur da kısa bir bakış atar.

Damga…

Geçiş.

Oğuz derin bir nefes alır.

OĞUZ (iç ses)

“Oluyor…”

“Gerçekten oluyor…”

MONTAJ

Yol…

Yol…

Yol…

Harita üzerinde Belgrad’a yaklaşan kırmızı çizgi…

Benzin göstergesi…

Yorgun gözler…

Biten sigara paketi…

Bisküvi kırıntıları…

Bir kola şişesi…

Direksiyonda aynı eller…

DIŞ – BELGRAD – AKŞAM

Yağmur başlamıştır.

Eski Yugoslav apartmanları…

Tramvaylar…

Islak asfalt…

Tabelalar…

Oğuz şehre girer.

Yüzünde yorgun ama umutlu bir ifade vardır.

OĞUZ (iç ses)

“Bu gece sıcak bir duş…”

“Sonra sekiz saat uyku…”

“Sabah Almanya…”

Tam o sırada…

Kırmızı ışık yanar.

Araba durur.

Yan tarafta bir motosiklet sesi.

Bir Yugoslav trafik polisi ağır ağır yaklaşır.

Önce sürücüye bakar.

Sonra…

Ön tampondaki kırmızı teneke plakaya.

Uzun süre bakar.

Başını hafifçe yana eğer.

Bir şeylerin ters olduğunu anlamıştır.

Yavaşça elini kaldırır.

“Beni takip et.”

Oğuz’un yüzündeki umut, bir anda donar.

Motoru yeniden çalıştırır.

Polis motosikletinin peşine takılır.

Kamera yukarı yükselir.

Yağmur şiddetlenir.

Belgrad sokaklarında biri önde motosiklet, diğeri arkada kırmızı teneke plakalı Opel…

Ve seyirci bilir ki…

Mücadele daha yeni başlamaktadır.

KESME.

18 GÜN

SAHNE 10

3. GÜN

DIŞ – BELGRAD POLİS KARAKOLU – GECE

Yağmur ince ince yağmaktadır.

Polis motosikleti durur.

Arkasından Opel Rekord.

Motor susar.

Sessizlik…

Oğuz ağır ağır arabadan iner.

Karakolun taş merdivenlerine bakar.

Eski bir bina…

Yüksek tavanlar…

Sarı ışıklar…

Demir kapılar…

Polis eliyle içeri girmesini işaret eder.

İÇ – BELGRAD KARAKOLU

Eski ahşap masalar.

Daktilo sesleri.

Duvarlarda Yugoslavca afişler.

Sigara dumanı.

Görevli polis, Oğuz’un pasaportunu alır.

Bir şeyler sorar.

Oğuz anlamaz.

OĞUZ

— Deutsch?

Polis başını iki yana sallar.

OĞUZ

— English?

Yine başını sallar.

İkisi de birbirine bakar.

İki insan.

İki ayrı dil.

İki ayrı dünya.

Polis başka bir memur çağırır.

O da anlamaz.

Bir başkası gelir.

Yine olmaz.

Karakolda küçük bir telaş oluşur.

Almanca bilen biri aranır.

Yok.

SESSİZ SAHNE

Bu bölümde neredeyse hiç konuşma olmayacak.

Sadece işaretler…

Kalem…

Kâğıt…

Omuz silkme…

Baş sallama…

Saatin tik takları…

Sonunda yaşlı bir polis gelir.

Eliyle sandalyeyi gösterir.

YAŞLI POLİS

(işaret ederek)

Burada…

Oğuz oturur.

Polis eliyle uyumayı gösterir.

Sonra sabahı…

Sonra beklemeyi…

Oğuz anlar.

OĞUZ

— Morgen?

Polis gülümser.

Başını sallar.

İlk kez aynı dili konuşmadan anlaşırlar.

GECE

Karakol yavaş yavaş boşalır.

Işıkların bir kısmı kapanır.

Koridorda yalnız ayak sesleri.

Bir polis, Oğuz’un önüne bir bardak çay bırakır.

Hiç konuşmadan gider.

Oğuz çayı eline alır.

Bardaktan yükselen buharı seyreder.

İlk defa…

Tam anlamıyla yalnızdır.

MONTAJ

Duvar saati…

23.00

00.15

01.40

03.10

Oğuz aynı sandalyede.

Bazen başı düşüyor.

Uyanıyor.

Yine düşüyor.

Dışarıda yağmur devam ediyor.

SABAH

Pencereden ilk güneş ışıkları süzülür.

Kapı açılır.

İçeri otuzlu yaşlarda genç bir polis girer.

Üzerinde düzgün ütülü üniforma.

Elinde kahve.

Masadakiler bir şey söyler.

Hepsi aynı anda Oğuz’u gösterir.

Genç polis şaşkınlıkla yaklaşır.

Almanca konuşur.

GENÇ POLİS

— Guten Morgen.

Oğuz’un yüzü aydınlanır.

Yaklaşık on iki saattir ilk defa kendi diline yakın bir ses duymaktadır.

OĞUZ

— Gott sei Dank…

İkisi de hafifçe gülümser.

MASA BAŞI

Oğuz başından geçen her şeyi anlatır.

Paderborn…

Ankara…

1972 şase…

Kapıkule…

Teneke plaka…

Hepsi…

Genç polis dikkatle dinler.

Arada notlar alır.

Sonra uzun süre düşünür.

GENÇ POLİS

— Seni anlıyorum.

Ama…

Bu plakayla Yugoslavya’da dolaşamazsın.

Oğuz derin nefes alır.

OĞUZ

— Ben dolaşmak istemiyorum.

Sadece Almanya’ya gitmek istiyorum.

Polis haritayı ister.

Oğuz cebinden katlanmış Avrupa haritasını çıkarır.

Masaya serer.

Polis parmağıyla Belgrad’ı gösterir.

Sonra Bulgaristan sınırını…

Sonra Avusturya’yı…

GENÇ POLİS

— Hangisi daha yakın?

Oğuz hemen cevap verir.

OĞUZ

— Avusturya.

Polis başını sallar.

GENÇ POLİS

— O zaman…

Oraya git.

Oğuz şaşırır.

GENÇ POLİS

— Ülkemizin dışına çıkacaksan…

Hangi kapıyı kullandığın bizi ilgilendirmez.

Sessizlik…

Oğuz önce inanamaz.

OĞUZ

— Gerçekten?

Polis gülümser.

GENÇ POLİS

— Ama…

Bir daha Belgrad’da seni görmeyeyim.

İkisi de güler.

Gerginlik ilk kez çözülür.

Polis pasaportu uzatır.

GENÇ POLİS

— İyi yolculuk.

Oğuz ayağa kalkar.

Bir an durur.

Elini uzatır.

Polis de sıkar.

İki yabancı…

Bir tokalaşma…

Bir daha hiç görüşmeyeceklerdir.

DIŞ – BELGRAD KARAKOLU

Kapı açılır.

Sabah güneşi.

Yağmur dinmiştir.

Oğuz derin bir nefes alır.

Arabasına yürür.

Kırmızı teneke plaka hâlâ yerindedir.

Direksiyona oturur.

Kontağı çevirir.

Motor ilk marşta çalışır.

Oğuz gülümser.

OĞUZ (İç ses)

“Bir kapı daha açıldı…”

Araba ağır ağır uzaklaşır.

KESME

18 GÜN

SAHNE 11

4. GÜN

MONTAJ – YUGOSLAVYA / AVUSTURYA SINIRLARI

Bir harita…

Kalemle çizilmiş sınır kapıları…

Bir isim daire içine alınır.

Maribor.

DIŞ – MARİBOR SINIR KAPISI – GECE

Yağmur yeni dinmiştir.

Yol kenarlarında su birikintileri.

Opel ağır ağır Yugoslav kulübesine yaklaşır.

Memur pasaportu alır.

Damga…

Kapı açılır.

Oğuz derin bir nefes alır.

Araba tampon bölgeye girer.

Karşı tarafta Avusturya.

Sadece birkaç yüz metre…

Belki de bütün çilenin sonu.

DIŞ – AVUSTURYA GÜMRÜĞÜ

Genç bir Avusturyalı polis eğilip plakaya bakar.

Kaşları çatılır.

Elini uzatır.

Pasaportu ister.

İnceler.

Arabanın etrafında dolaşır.

Sonra tekrar plakaya bakar.

Kırmızı boya yağmurda akmıştır.

Pas yer yer görünmektedir.

Plaka artık gerçekten komik görünmektedir.

POLİS

— Das geht nicht.

(Bu olmaz.)

Oğuz anlatmaya çalışır.

Almanca artık ezberlenmiş gibidir.

Cümleler arka arkaya gelir.

Ankara…

Şase…

Kapıkule…

Türk polisi…

Bulgar polisi…

Belgrad…

Polis sabırla dinler.

Başını sallar.

POLİS

— Seni anlıyorum.

Ama seni içeri alamam.

Sessizlik…

OĞUZ

— Lütfen…

Sadece geçeceğim.

Polis üzgündür.

Ama kararlıdır.

POLİS

— Hayır.

Damga vurulmaz.

Kapı açılmaz.

DIŞ – TAMPON BÖLGE

Opel geri geri gelir.

Yugoslav memuru uzaktan durumu anlamıştır.

Başını iki yana sallar.

YUGOSLAV MEMURU

(İngilizce tek kelime)

— Back…

Pasaporta yeniden giriş damgası vurulur.

Oğuz tekrar Yugoslavya’dadır.

MÜZİK BAŞLAR

İlk kez…

Hüzünlü bir yaylı çalgı.

MONTAJ

Harita…

Bir kapının üzeri çizilir.

İkinci kapı…

Yine ret.

Üçüncü kapı…

Yine ret.

Dördüncü…

Beşinci…

Altıncı…

Her kapıda aynı görüntüler.

Pasaport.

Plaka.

Baş sallayan memurlar.

Geri dönüş.

Ama bir şey değişmektedir.

Oğuz…

Her dönüşte biraz daha sessizleşmektedir.

MONTAJ

Bisküvi…

Kola…

Sigara…

Arabanın koltuğunda beş dakikalık uyku…

Soğuk…

Dağ yolları…

Sis…

Viraj…

Far ışıkları…

Sakal uzamıştır.

Gömlek kırışmıştır.

Gözlerinin altı morarmıştır.

Elleri direksiyonda nasır tutmuştur.

İÇ – OPEL REKORD

Gece.

Oğuz dikiz aynasına bakar.

Kendini tanıyamaz.

Eliyle sakalına dokunur.

Gülmeye çalışır.

Gülemez.

OĞUZ (İç ses)

“Annem beni şimdi görse…”

Motor çalışmaya devam eder.

DIŞ – ALPLER

Gündüz.

Bulutlar neredeyse yol seviyesindedir.

Virajlar bitmez.

Her virajın arkasında yeni bir umut vardır.

Ve her umut…

Yeni bir sınır kapısıyla sona erer.

DİYALOG YOK

Sadece görüntüler.

Sadece müzik.

Sadece motor sesi.

GECE

Opel küçük bir cepte durur.

Motor kapanır.

Derin sessizlik.

Oğuz başını direksiyona koyar.

Gözlerini kapatır.

Ama titremeye başlar.

Hava çok soğuktur.

Motoru çalıştırmaya cesaret edemez.

Egzoz gazından korkmaktadır.

Montunu üzerine çeker.

Uyuyamaz.

SABAH

İlk güneş ışıkları.

Motor yeniden çalışır.

Oğuz’un yüzünde artık tek bir ifade vardır.

İnat.

OĞUZ (İç ses)

“Döneceksem… Son kapıyı da denedikten sonra dönerim.”

Kamera yavaşça yükselir.

Küçücük Opel…

Koskoca Alplerin arasında ilerlemektedir.

KESME

18 GÜN

SAHNE 12

8. GÜN

DIŞ – ALPLER – AKŞAM

Dağların üzerine akşam çökmektedir.

Sis yavaş yavaş vadilere inmektedir.

Opel Rekord dar bir dağ yolunda ağır ağır ilerler.

Farlar, virajların arkasındaki karanlığı yararak yol açmaktadır.

Direksiyondaki Oğuz’un gözleri kızarmıştır.

Ellerini direksiyondan çekip ovuşturur.

Bir an için göz kapakları kapanacak gibi olur.

Kendi kendine konuşur.

OĞUZ

— Hayır…

Şimdi değil…

Camı açar.

İçeri buz gibi dağ havası dolar.

Derin bir nefes alır.

DIŞ – DAĞ YOLU

Yol aşağı inmeye başlar.

Hava biraz ısınmıştır.

Uzaktan, karanlığın içinde ışıl ışıl bir bina görünür.

Adeta dağın ortasında parlayan bir ada gibidir.

Oğuz yavaşlar.

Gözlerini kısarak bakar.

OĞUZ (İç ses)

“Bir otel…”

“Bir gece…”

“Sadece bir gece uyuyacağım…”

DIŞ – DAĞ OTELİ

Geniş ama bomboş bir otopark.

Tek tük park lambaları yanmaktadır.

Oğuz arabayı bir lambanın altına çeker.

Motoru durdurur.

Bir süre direksiyonun başında öylece oturur.

Derin bir sessizlik…

Sonra anahtarı cebine koyar ve otele doğru yürümeye başlar.

YAKIN PLAN

Yürürken bir an durur.

Başını hafifçe çevirir.

Sanki biri onu izliyormuş gibidir.

Arkasına bakar.

Kimse yoktur.

Omuz silker.

Yürümeye devam eder.

İçindeki huzursuzluk geçmez.

İki adım daha atar.

Birdenbire hızla arkasını döner.

Bu kez…

Arabanın yanında iki siluet vardır.

Loş ışıkta seçilebilen iki genç.

Oğuz bir an irkilir.

Koşarak arabaya döner.

DİŞ – OTOPARK

Gençlerden biri ellerini havaya kaldırır.

Korkutmak istememektedir.

Titrek bir sesle konuşur.

ALİ

— Abi…

Kurban olayım…

Türk müsün?

Oğuz’un yüzündeki gerginlik bir anda çözülür.

OĞUZ

— Evet…

Siz?

İki genç birbirine bakar.

Sanki günlerdir ilk kez güvende hissederler.

ALİ

— Çok şükür…

İkinci genç gözlerini yere indirir.

Üzerlerindeki elbiseler çamur içindedir.

Ayakkabıları parçalanmıştır.

Yüzlerinde günlerdir süren açlığın izleri vardır.

SESSİZLİK

Kimse konuşmaz.

Sadece birbirlerine bakarlar.

Üçü de perişandır.

Ama her biri farklı sebeple.

OĞUZ

— Ne oldu size?

Ali yavaş yavaş anlatmaya başlar.

Ankara’nın Şereflikoçhisar ilçesinden olduğunu söyler.

Yanındaki arkadaşının Konyalı olduğunu…

Askerlikten sonra Avusturya’ya çalışmaya gitmek için yola çıktıklarını…

Sınırdan geri çevrildiklerini…

Ormanda saklandıklarını…

Ot yiyerek…

Dere suyu içerek…

Günlerdir yardım beklediklerini…

Anlatırken sesi titrer.

Oğuz sessizce dinler.

Bir an kendi hâline bakar.

Sonra onların hâline…

Derin bir nefes alır.

OĞUZ

— Aç mısınız?

Ali cevap veremez.

Sadece başını öne eğer.

Bu sessizlik, “evet”ten daha güçlüdür.

Oğuz otelin ışıklarına bakar.

Sonra gençlere döner.

Kararını vermiştir.

OĞUZ

— Gelin.

İki genç şaşkındır.

ALİ

— Nereye?

OĞUZ

— Önce insan olacağız.

Duş alacağız.

Sonra karnımızı doyuracağız.

Sabah da ağabeyini arayacağız.

Gerisini o düşünsün.

Ali’nin gözleri dolar.

Bir şey söylemek ister.

Söyleyemez.

Üçü birlikte otele doğru yürümeye başlar.

Kamera arkalarında kalır.

Üç farklı kader…

Tek bir kapıya doğru ilerlemektedir.

KESME.

18 GÜN

SAHNE 13

8. GÜN

İÇ – DAĞ OTELİ RESEPSİYONU – GECE

Ahşap kapı açılır.

Sıcacık bir hava yüzlerine çarpar.

Şöminenin çıtırtısı…

Loş ışık…

Dağ oteline özgü ağır bir sessizlik…

Resepsiyondaki genç kadın başını kaldırır.

Önce Oğuz’a…

Sonra Ali’ye…

Sonra Konyalı gence…

Bakışları bir an duraksar.

Üçü de bitkin görünmektedir.

Özellikle Ali ile arkadaşı…

Sanki günlerdir medeniyetten uzaktadır.

Oğuz, Almanca konuşmaya başlar.

OĞUZ

— Üç kişiyiz.

İki oda istiyoruz.

Resepsiyon görevlisi şaşırır.

GÖREVLİ

— İki oda mı?

OĞUZ

— Evet.

Ben bir odada kalacağım.

Onlar birlikte.

Kadın kayıt işlemlerini yapar.

Anahtarları uzatır.

Oğuz, anahtarları alır ve iki gence döner.

OĞUZ

— Önce duş.

Sonra tıraş.

Yarım saat sonra restoranda buluşuyoruz.

İki genç aynı anda başlarını sallar.

Sanki emir almış askerler gibi.

Ama bu kez emir değil…

Şefkattir.

İÇ – OĞUZ’UN ODASI

Kapı kapanır.

Oğuz aynanın karşısına geçer.

Bir an kendine bakar.

Kirli sakallar…

Çökmüş gözler…

Toz içindeki saçlar…

Musluğu açar.

Sıcak su akar.

Elini suyun altına tutar.

Gözlerini kapatır.

Yüzünde haftalardır ilk kez huzur belirir.

MONTAJ

Su…

Sabun…

Tıraş köpüğü…

Lavaboya düşen sakallar…

Temiz gömlek…

Derin bir nefes…

İÇ – OTEL RESTORANI

Şömine yanmaktadır.

Masalar neredeyse boştur.

Oğuz tek başına oturur.

Bir bardak su ister.

Beklemektedir.

Merdivenlerden iki kişi iner.

Ali…

Ve arkadaşı…

Saçları kesilmiş değildir ama taranmıştır.

Yüzleri temizdir.

Üzerlerinde aynı eski elbiseler vardır.

Ama artık insanın yüzünü örten o çaresizlik biraz olsun silinmiştir.

Oğuz ayağa kalkar.

Gülümser.

OĞUZ

— İşte şimdi tanıdım sizi.

Ali mahcup bir gülümsemeyle başını eğer.

Garson gelir.

Menüleri uzatır.

İki genç menüye bakar.

Ama hiçbir şey söylemezler.

OĞUZ

— Ne yemek istersiniz?

Ali’nin cevabı beklenmedik olur.

ALİ

— Fark etmez abi…

Konyalı genç sessizce ekler.

KONYALI

— Sıcak olsun yeter…

Oğuz menüyü kapatır.

Garsona döner.

OĞUZ

— Bu akşam en güzel ne varsa…

Üç porsiyon getir.

Garson başını sallar.

BİRKAÇ DAKİKA SONRA

Yemekler gelir.

Masaya konur.

Ali ile arkadaşı beklemez.

Çatalı, bıçağı bile doğru dürüst kullanmadan yemeye başlarlar.

Nezaketsizlikten değil…

Açlıktan.

Oğuz onları izler.

Lokmasını ağzına götürür.

Sonra indirir.

Yiyemez.

Boğazı düğümlenmiştir.

Yan masadaki yaşlı bir çift de gençleri izlemektedir.

Kadın sessizce eşine fısıldar.

Almanca.

Altyazı:

“Kim bilir neler yaşadılar…”

Masaya sessizlik çöker.

Sadece çatal sesleri…

Ve şöminenin çıtırtısı.

YEMEKTEN SONRA

Kahveler gelir.

Ali ilk kez rahat nefes alır.

ALİ

— Abi…

Borcu nasıl ödeyeceğiz?

Oğuz gülümser.

OĞUZ

— Yarın ağabeyin gelsin.

Gerisini sonra düşünürüz.

Ali’nin gözleri dolar.

ALİ

— Seni hiç tanımıyoruz.

Oğuz pencereye bakar.

Dağın üzerindeki karanlığa…

Sonra yavaşça döner.

OĞUZ

— Ben de sizi tanımıyordum.

Sessizlik…

Bu cümlenin üzerine kimse konuşmaz.

İÇ – OTEL LOBİSİ

Gece ilerlemiştir.

Resepsiyondan ses gelir.

RESEPSİYON GÖREVLİSİ

— Telefonu sabah mesai saatinde bağlayabiliriz.

Santrale yazdırdık.

Oğuz başını sallar.

OĞUZ

— Teşekkür ederim.

Üçü odalarına çıkar.

İÇ – OĞUZ’UN ODASI

Oda karanlıktır.

Oğuz yatağa uzanır.

Yorganı üzerine çeker.

Gözlerini tavana diker.

Yüzünde ilk kez gerçek bir dinlenme ifadesi vardır.

Ama uyku gelmez.

Haritayı çantasından çıkarır.

Masanın üzerine serer.

Kalemle geçtiği sınır kapılarını işaretlemeye başlar.

Bir…

İki…

Üç…

Yedi…

Sonra durur.

Uzun uzun haritaya bakar.

Birden gözleri parlar.

Kendi kendine fısıldar.

OĞUZ

— Vardiyalar…

Kalemi yeniden eline alır.

Her sınır kapısının yanına küçük bir işaret koyar.

OĞUZ

— Aynı kapı…

Başka vardiya…

Başka memur…

Ayağa kalkar.

Yorgunluğu bir anda kaybolmuştur.

Haritaya bakarak gülümser.

OĞUZ

— Daha bitmedi.

Hiç bitmedi.

Yatağa uzanır.

Bu kez gözlerini kapatır.

Ve günler sonra ilk kez…

Derin bir uykuya dalar.

KESME.

18 GÜN

SAHNE 14

9. GÜN

İÇ – DAĞ OTELİ KAHVALTI SALONU – SABAH

Pencerelerin dışında Alpler…

Sis yavaş yavaş çekilmektedir.

Masada üç kişi.

Oğuz…

Ali…

Konyalı genç…

Kahvaltı sessiz geçmektedir.

Ali arada bir saate bakmaktadır.

İÇ – OTEL LOBİSİ

Eski tip bir telefon santrali…

Resepsiyon görevlisi fişleri takıp çıkararak bağlantı kurmaya çalışmaktadır.

Dakikalar geçer.

Sonunda başını kaldırır.

RESEPSİYON GÖREVLİSİ

— Telefon hazır.

Ali ayağa fırlar.

Oğuz eliyle durdurur.

OĞUZ

— Önce ben konuşayım.

Fabrikayla Almanca konuşmak gerekecek.

Ali sessizce başını sallar.

İÇ – TELEFON KULÜBESİ

Ahşap bir telefon kabini.

Eski siyah ahize.

Hat cızırtılıdır.

OĞUZ

(Almanca)

— İyi günler…

Ali’nin ağabeyiyle görüşmem gerekiyor.

Çok önemli.

Hayati bir konu.

Santral görevlisi önce itiraz eder.

Sonra uzun bir bekleyiş…

Nihayet…

Karşı tarafta bir ses.

ALİ’NİN AĞABEYİ (SES)

— Alo?

Oğuz derin bir nefes alır.

Durumu tane tane anlatır.

Otelin adını…

Telefon numarasını…

Ali’nin durumunu…

Sonra son cümlesi:

OĞUZ

— Siz gelene kadar kardeşiniz benim misafirim.

Karşı tarafta uzun bir sessizlik.

Sonra sadece…

AĞABEY

— Allah razı olsun.

Oğuz ahizeyi Ali’ye uzatır.

İÇ – LOBİ

Ali kulübeye girerken…

Konyalı genç telaşla gelir.

Elinde Oğuz’un omuz çantası vardır.

KONYALI

— Abi…

Çantanı içeride unutmuşsun.

Oğuz şaşırır.

OĞUZ

— Aa…

Sağ ol.

Çantayı alır.

Hiç şüphelenmez.

DIŞ – OTEL

Vedalaşma…

Ali sarılır.

ALİ

— Hakkını ödeyemem.

OĞUZ

— Gün gelir…

Sen de bir başkasına yardım edersin.

Yeter.

Ali gözyaşlarını gizlemeye çalışır.

MONTAJ

Opel yeniden yollarda…

Harita…

Sınır kapıları…

Virajlar…

Geçen kilometreler…

İÇ – BENZİN İSTASYONU

Oğuz depoyu doldurur.

Kasaya gelir.

Cüzdanını açar.

Paraları sayarken durur.

Bir daha sayar.

Yüzü değişir.

OĞUZ

(fısıltıyla)

— Olmaz…

Tekrar sayar.

Eksiktir.

Tam 200 Mark.

Bir anda zihninde görüntüler çakmaya başlar.

Telefon kulübesi…

Masadaki çanta…

Konyalı gencin telaşı…

Uzun süre olduğu yerde kalır.

Öfkelenir.

Sonra direksiyona oturur.

Motoru çalıştırmaz.

Camdan dışarı bakar.

OĞUZ (İç ses)

“Dönsem…”

“Bulabilir miyim?”

“Ya gitmişlerse?”

“Yakıt…”

“Zaman…”

Derin bir nefes alır.

Kontağı çevirir.

OĞUZ

— Canları sağ olsun…

Motor çalışır.

Araba hareket eder.

OĞUZ’UN YÜZÜ

İlk kez…

Öfke değil…

Kırgınlık vardır.

OĞUZ (İç ses)

“Demek ki herkes aynı değil…”

Kamera yavaşça uzaklaşır.

MONTAJ

Bir sınır kapısı daha…

Ret.

Bir sınır kapısı daha…

Ret.

Bir sınır kapısı daha…

Ret.

Haritadaki işaretler çoğalmaktadır.

GECE

Opel dar bir dağ yolunda ilerler.

Farlar yalnızlığı aydınlatmaktadır.

Oğuz’un gözleri ağırlaşmıştır.

Tam o sırada…

Harita koltuktan yere düşer.

Arabayı kenara çeker.

Haritayı açar.

Tek tek baktığı kapılar…

Sonra cebinden kalem çıkarır.

Her kapının yanına saatler yazar.

08.00

16.00

00.00

Birden durur.

Kalem havada kalır.

Yakın plan…

Gözleri.

Sonra kendi kendine gülümser.

OĞUZ

— Tabii ya…

Ayağa kalkar.

Haritayı arabanın kaputuna serer.

Kalemiyle hesap yapmaya başlar.

OĞUZ

— Aynı kapı…

Başka vardiya…

Başka memur…

Gittikçe heyecanlanır.

OĞUZ

— Yedi kapı…

İki vardiya…

On dört şans…

İlk kez günler sonra yüzünde gerçek bir umut belirir.

Gökyüzüne bakar.

Alpler sessizdir.

OĞUZ

— Daha pes etmedim.

Haritayı dikkatle katlar.

Göğüs cebine koyar.

Motoru çalıştırır.

Farlar yeniden karanlığı deler.

KESME

18 GÜN

SAHNE 15

DIŞ – ALPLER / ISSIZ SINIR KAPISI – ŞAFAK

Gökyüzü henüz aydınlanmamıştır.

Dağların arasında ince bir sis dolaşmaktadır.

Dar bir toprak yol…

Yolun sonunda kayaların içine oyulmuş küçük bir tünel.

Tünel demeye bin şahit ister.

Bir mağara…

Mağaranın bu tarafında küçük ahşap bir kulübe.

Yugoslav sınırı.

Diğer ucunda ikinci bir kulübe.

Avusturya.

Ne bariyer vardır ne de kalabalık.

Sadece sessizlik.

Opel Rekord ağır ağır Yugoslav kulübesinin önünde durur.

Görevli memur Oğuz’u tanır gibi bakar.

Pasaportu damgalar.

Hiç konuşmadan eliyle ileriyi gösterir.

İÇ – MAĞARA

Arabanın farları taş duvarlara vurur.

Motorun sesi mağaranın içinde yankılanır.

Kısa ama sonsuz gibi gelen birkaç saniye…

Sonra çıkış.

Avusturya.

DIŞ – AVUSTURYA KULÜBESİ

Kulübenin önünde tek bir görevli.

Kapı açıktır.

İçeride soba yanmaktadır.

Memurun ayakları masanın üzerindedir.

Derin uykudadır.

Opel’in motor sesi sessizliği bozar.

Memur irkilerek uyanır.

Gözlerini ovuşturur.

Şapkasını düzeltir.

Kapıya çıkar.

Uyuşuk adımlarla arabaya yaklaşır.

Pasaportu ister.

Sessizce inceler.

Sonra eğilip plakaya bakar.

Paslı teneke…

Kırmızı boyalar akmış.

Bir süre plakaya bakar.

Sonra Oğuz’a.

MEMUR

— Wohin?

(Nereye?)

OĞUZ

— Almanya.

MEMUR

— Beruf?

(Mesleğin?)

OĞUZ

— Student.

Memur hafifçe gülümser.

Plakayı tekrar gösterir.

MEMUR

— Diplomat?

Oğuz önce anlamaz.

Sonra plakanın kırmızı oluşuna bakar.

Gülümser.

OĞUZ

— Hayır…

Öğrenci.

Bizde diplomatlık babadan oğula geçer.

Bebekken de diplomattır…

Öğrenciyken de.

Memur bir an durur.

Sonra kahkahayı patlatır.

Dağlarda yankılanan içten bir kahkaha…

Gözünden yaş gelir.

Birkaç saniye sonra ciddileşir.

Pasaportu uzatır.

Sonra hiç beklenmedik bir şey söyler.

MEMUR

— Ben gümrükçüyüm.

Plaka…

Polisin işi.

Kafasını iki yana çevirir.

Kimse yoktur.

Gece vardiyasında yapayalnızdır.

Yavaşça eğilir.

Kısık sesle:

MEMUR

— Gece nöbetine gelmesi gereken polis yine ortada yok…

Derin bir nefes alır.

MEMUR

— O tembel herif yine beni tek başıma bırakmış…

Gazla!

Almanya’ya kadar sakın durma!

Bir an sessizlik…

Oğuz duyduklarına inanamaz.

OĞUZ

— Gerçekten…

Geçebilir miyim?

Memur elini sallayarak yolu gösterir.

MEMUR

— Git!

Fikrimi değiştirmeden git!

Oğuz vitesi takar.

Araba yavaşça hareket eder.

Bir metre…

Beş metre…

On metre…

Sonra hızlanır.

Kamera kulübenin önünde kalan memura döner.

Memur cebinden sigarasını çıkarır.

Yakarken uzaktan uzaklaşan Opel’e bakar.

Kendi kendine gülümser.

İÇ – OPEL REKORD

Oğuz’un gözleri dolmuştur.

Direksiyonu sımsıkı tutmaktadır.

OĞUZ (İç ses)

“Geçtim…”

“Gerçekten geçtim…”

İlk kez…

Günlerdir omuzlarına çöken yük hafifler.

MONTAJ

Alpler…

Sabah güneşi…

Virajlar…

Vadiler…

Opel artık daha hızlı ilerlemektedir.

Motor sesi bile değişmiştir.

Sanki araba da umutlanmıştır.

DIŞ – SALZBURG SINIRI – GÜNDÜZ

Tabela:

ALMANYA

Oğuz’un yüzünde çocukça bir sevinç.

OĞUZ (İç ses)

“Bitti…”

Araba Alman gümrüğüne yaklaşır.

Pasaport uzatılır.

Memur belgeleri inceler.

Sonra bilgisayarsız, büyük kayıt defterlerini karıştırır.

Kaşları çatılır.

MEMUR

— Bir dakika…

Oğuz’un yüzündeki gülümseme yavaşça kaybolur.

Memur başını kaldırır.

MEMUR

— Bu araç…

Almanya’dan ihraç edilmiş.

Sessizlik.

MEMUR

— Seni içeri alamam.

Oğuz’un gözleri kapanır.

Sanki bütün dünya yeniden üzerine çöker.

KESME.

18 GÜN

SAHNE 16

DIŞ – ALMANYA GÜMRÜK KAPISI / BRAUNAU KÖPRÜSÜ – GÜNDÜZ

İnn Nehri ağır ağır akmaktadır.

Köprü sessizdir.

Opel, Alman gümrüğünün önünde beklemektedir.

Bir gümrük memuru belgeleri elinde tutmaktadır.

Oğuz’un yüzünde yorgunluk artık gizlenemez.

Memur onu süzer.

MEMUR

— Bir sorun var.

OĞUZ

— Biliyorum…

Lütfen beş dakikanızı ayırın.

Bir hikâyem var.

Memur şaşırır.

Bu cümleyi beklememiştir.

İÇ – GÜMRÜK BİNASI

Küçük bir oda.

Duvarlarda Almanya haritaları.

Kahve kokusu.

Oğuz ayaktadır.

Memur sandalyeye oturmasını işaret eder.

OĞUZ

(Almanca, nefes almadan)

— Türkiye’de ithal edemedim…

Şase numarası…

Yanlış model yılı…

Kapıkule…

Belgrad…

Yugoslavya…

Avusturya…

Onlarca sınır…

Memur dikkatle dinlemektedir.

Araya hiç girmez.

OĞUZ

— Plakalarımı Sırplar çaldı…

Bir gece karakolda kaldım…

Şimdi tek isteğim bu arabayı yeniden Almanya’ya sokabilmek.

Memur derin bir nefes alır.

Ayağa kalkar.

MEMUR

— Ben tek başıma karar veremem.

Benimle gel.

KORİDOR

Koridor boyunca yürürler.

Her odada başka bir memur.

Her odada aynı hikâye.

Her odada aynı şaşkın bakışlar.

Bir memur diğerine döner.

MEMUR

— Bölge müdürüne çıkması gerekiyor.

İÇ – BÖLGE MÜDÜRÜ ODASI

Kapı açılır.

Büyük ama gösterişsiz bir oda.

Ahşap mobilyalar.

Pencereden İnn Nehri görünmektedir.

Duvarlarda aile fotoğrafları.

Kitaplık.

Masanın arkasında yaklaşık altmış yaşlarında, iri yapılı, beyaz saçlı bir adam oturmaktadır.

Sert görünüşlü…

Ama gözlerinde sıcaklık vardır.

Kapı çalınır.

MEMUR

— Herr Direktor…

Türk öğrenci…

Çok ilginç bir dosya.

Müdür gözlüğünü çıkarır.

MÜDÜR

— Buyurun.

Oğuz içeri girer.

Ayağa kalkar.

Yorgunluktan neredeyse ayakta duracak hâli kalmamıştır.

Müdür dikkatle bakar.

Uzun uzun…

Sanki evraklara değil…

İnsana bakmaktadır.

MÜDÜR

— Adınız?

OĞUZ

— Oğuz Baş.

Türkiye’den.

Makine mühendisliği öğrencisiyim.

Müdür başını sallar.

Karşısındaki sandalyeyi gösterir.

MÜDÜR

— Oturun.

İlk kez…

Bir görevli Oğuz’a emir verir gibi değil…

Misafir gibi davranmaktadır.

Oğuz oturur.

Derin bir sessizlik olur.

MÜDÜR

— Bana baştan anlatın.

Hiç acele etmeyin.

Oğuz anlatmaya başlar.

Bu kez hızlı değil.

Yavaş…

Durarak…

Yaşayarak…

Ankara…

Kapıkule…

Belgrad…

Alpler…

Sınırlar…

Yağmur…

Paslı plaka…

Ali…

200 Mark…

Hepsi tek tek dökülür.

Kamera sadece müdürün yüzündedir.

Araya hiç girmez.

Dinlemektedir.

Gerçekten dinlemektedir.

Anlatım biter.

Oda sessizdir.

Müdür pencereye doğru yürür.

Ellerini arkasında birleştirir.

Bir süre dışarı bakar.

Sonra arkasını dönmeden sorar.

MÜDÜR

— Kaç yaşındasın?

OĞUZ

— Yirmi dört.

Müdür hafifçe gülümser.

MÜDÜR

— Benim oğlum da yirmi dört yaşında.

Münih’te tıp okuyor.

Oğuz şaşırır.

Müdür masasına döner.

Bir fotoğraf çerçevesini eline alır.

Fotoğrafı Oğuz’a uzatır.

Genç bir üniversite öğrencisi.

MÜDÜR

— Tek çocuğum.

Oğuz fotoğrafa bakar.

Sonra kendi cebinden öğrenci kimliğini çıkarır.

Masaya bırakır.

İki baba…

İki öğrenci…

İki farklı ülke…

Bir anda aralarındaki resmiyet erimeye başlar.

Müdür elini uzatır.

MÜDÜR

— Ben…

Wilhelm Weitzenberger.

Oğuz elini sıkar.

OĞUZ

— Memnun oldum.

Wilhelm hafifçe gülümser.

WILHELM

— Hayır…

Memnun olan benim.

Çünkü bugün karşıma, pes etmeyi bilmeyen bir öğrenci çıktı.

Oğuz başını eğer.

İlk kez biri onu suçlamamış…

Dinlemiştir.

Wilhelm dosyayı önüne çeker.

Kalemini eline alır.

Belgeleri tek tek inceler.

Sonra gözlüğünü çıkarır.

Derin bir nefes alır.

WILHELM

— Sana kötü bir haberim var.

Oğuz’un yüzü yeniden gerilir.

WILHELM

— Plaka…

En küçük sorun.

Sessizlik.

WILHELM

— Bu araç Almanya’dan resmen ihraç edilmiş.

Artık Alman kayıtlarında yok.

Onu yeniden ülkeye almak için…

Senin yasal hakkın yok.

Sanki odadaki hava çekilir.

Oğuz’un gözleri boşluğa dalar.

Bunca günün sonunda…

Yeni ve daha büyük bir engel.

Wilhelm dikkatle Oğuz’a bakar.

Oğuz’un omuzları düşmüştür.

Ama tek kelime etmez.

Wilhelm dosyayı kapatır.

Yavaşça ayağa kalkar.

Masanın kenarına yaslanır.

Ve filmin kaderini değiştirecek ilk cümleyi söyler:

“Kurallar bazen insanı korur. Ama bazen insan, kuralları doğru anlamalıdır.”

Oğuz başını kaldırır.

Wilhelm’in gözlerinde artık bir memurun değil…

Bir babanın bakışı vardır.

KESME.

18 GÜN

SAHNE 17

İÇ – BRAUNAU GÜMRÜK MÜDÜRLÜĞÜ – GÜNDÜZ

Wilhelm masasının başına geçer.

Dosyayı önüne açar.

Kalın bir yönetmelik kitabını raftan indirir.

Sayfaları tek tek çevirir.

Oğuz sessizce oturmaktadır.

Saatin tik takları duyulur.

Telefonun ahizesi kaldırılır.

WILHELM

(Almanca)

— Salzburg Gümrük Müdürlüğü ile görüşmek istiyorum.

MONTAJ

Telefon…

Notlar…

Mühürler…

Dosyalar…

Koridorda koşuşturan memurlar…

Bir memur yeni bir dosya getirir.

Bir diğeri eski kayıt defterlerini açar.

Wilhelm sürekli not almaktadır.

Saat ilerler.

Pencereden giren güneşin açısı değişir.

Kahveler gelir.

Soğur.

Yenileri gelir.

Oğuz neredeyse hiç konuşmaz.

Sadece bekler.

YAKIN PLAN

Wilhelm’in yüzü.

Telefonu kapatır.

Başını iki yana sallar.

Olmamıştır.

Başka bir numara çevirir.

WILHELM

— Hayır…

Başka bir çözüm olmalı.

Yeni bir telefon.

Yeni bir kayıt.

Yeni bir yönetmelik.

İÇ – MÜDÜR ODASI

Kapı açılır.

Bir memur içeri girer.

Elinde eski bir klasör.

MEMUR

— Efendim…

Belki bu madde…

Wilhelm klasörü alır.

Hızla okumaya başlar.

Bir anda durur.

Aynı satırı ikinci kez okur.

Sonra üçüncü kez…

Yavaşça ayağa kalkar.

WILHELM

(fısıltıyla)

— Belki…

Oğuz umutla bakar.

Wilhelm masaya yaklaşır.

Kalemini eline alır.

Bir kâğıda birkaç not yazar.

Sonra Oğuz’a döner.

WILHELM

— Aracı Almanya’ya yeniden ithal edemeyiz.

Oğuz’un umut ışığı söner.

Wilhelm cümlesini tamamlar.

WILHELM

— Ama…

Belki hiç ihraç edilmemiş hâle getirebiliriz.

Sessizlik…

Oğuz ne duyduğunu anlayamaz.

OĞUZ

— Nasıl yani?

Wilhelm dosyayı çevirir.

Parmağıyla bir satırı gösterir.

WILHELM

— Aracın ihracatı Salzburg’da yapılmış.

Eğer o ihracat işlemi iptal edilirse…

Bu araç, Alman kayıtlarında hiç çıkmamış sayılır.

Oğuz’un gözlerinde yeniden umut belirir.

OĞUZ

— Yapabilir miyiz?

Wilhelm uzun süre cevap vermez.

Pencereye yürür.

İnn Nehri’ne bakar.

Sonra yavaşça konuşur.

WILHELM

— Normalde…

Hayır.

Sessizlik.

WILHELM

— Bunu sadece Salzburg yapabilir.

Oğuz başını öne eğer.

Tam umut yeniden biterken…

Wilhelm arkasını döner.

WILHELM

— Ama ben de bölge müdürüyüm.

İlk kez bunu söylerken makamını hissettirir.

Gösteriş için değil…

Sorumluluğunu anlatmak için.

Telefonu yeniden eline alır.

Bu kez sesi daha kararlıdır.

WILHELM

— Bu işlemin sorumluluğunu ben alıyorum.

Odanın içi sessizleşir.

Koridordan geçen memurlar bile durur.

Telefon kapanır.

Wilhelm derin bir nefes alır.

Masaya oturur.

Belgeyi önüne çeker.

Dolma kaleminin kapağını açar.

Bir an durur.

İmza atacağı yere uzun uzun bakar.

Bu sıradan bir imza değildir.

Yanlış anlaşılırsa…

Soruşturma açılabilir.

Kalemi kâğıda dokundurur.

İmzasını atar.

TAK…

Mühür masaya iner.

Kırmızı mürekkep yayılır.

Wilhelm dosyayı kapatır.

Yorgun ama huzurlu bir gülümsemeyle Oğuz’a döner.

WILHELM

— Artık bu araba…

Almanya’dan hiç çıkmamış.

Oğuz konuşamaz.

Ayağa kalkar.

Gözleri dolmuştur.

OĞUZ

— Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.

Wilhelm eliyle durdurur.

WILHELM

— Henüz etme.

Oğuz şaşırır.

Wilhelm hafifçe gülümser.

WILHELM

— Daha plakan yok.

İkisi de ilk kez birlikte güler.

Günlerdir süren gerginlik bir anlığına dağılır.

Wilhelm telefonu tekrar eline alır.

WILHELM

— Passau’da tanıdığım bir servis var.

Geçici servis plakası alacağız.

Sabah birlikte gideriz.

Oğuz başını sallar.

Derin bir nefes alır.

İlk kez…

Gerçekten kurtulabileceğine inanır.

KESME

18 GÜN

SAHNE 18

DIŞ – BRAUNAU GÜMRÜK MÜDÜRLÜĞÜ – AKŞAM

Mesai bitmiştir.

Koridorlar boşalmaktadır.

Memurlar evlerine gitmektedir.

Oğuz binanın merdivenlerinden iner.

Elinde küçük seyahat çantası vardır.

Gümrük otoparkında bekleyen Opel’e bakar.

Araba tel örgülerin arkasındadır.

Yanına gidemez.

Kendi kendine mırıldanır.

OĞUZ (İç ses)

“Bu gece bir parkta sabahlarım artık…”

Tam o sırada…

Arkasından bir ses.

WILHELM

— Oğuz!

Oğuz döner.

Wilhelm elinde ceketini taşımaktadır.

Artık makam odasındaki ciddi müdür değildir.

Sıradan bir insandır.

WILHELM

— Bu gece nerede kalacaksın?

OĞUZ

— Bir otelde…

Kısa bir duraklama.

Wilhelm, Oğuz’un gözlerinin içine bakar.

Yılların verdiği tecrübeyle yalanı anlar.

WILHELM

— Otelde mi?

Oğuz gülümsemeye çalışır.

OĞUZ

— Evet…

Bir şekilde hallederim.

Wilhelm başını hafifçe sallar.

Cebinden araba anahtarını çıkarır.

WILHELM

— Gel.

OĞUZ

— Nereye?

Wilhelm sanki dünyanın en doğal şeyini söylüyormuş gibi cevap verir.

WILHELM

— Bizim eve.

Sessizlik.

Oğuz birkaç saniye konuşamaz.

OĞUZ

— Rahatsız etmek istemem.

Wilhelm hafifçe güler.

WILHELM

— Kararı ben vermiyorum.

Eşim veriyor.

O da “Misafir otelde kalmaz.” der.

Oğuz şaşkındır.

Yavaşça makam aracına biner.

DIŞ – BRAUNAU SOKAKLARI

Akşam güneşi…

Dar sokaklar…

İnn Nehri…

Araba sessizce ilerlemektedir.

İkisi de konuşmaz.

Bir süre sonra Wilhelm sessizliği bozar.

WILHELM

— Türkiye’yi hiç görmedim.

OĞUZ

— Ben de Almanya’yı ilk kez üç yıl önce gördüm.

WILHELM

— İnsanlar birbirini tanımayınca…

Ülkeleri tanıyor.

Tanıyınca…

İnsanları görüyor.

Oğuz bu cümleyi sessizce düşünür.

DIŞ – WEITZENBERGER EVİ

Araba demir bir kapının önünde durur.

Kapı açılır.

Uzun bir giriş yolu…

Meyve ağaçları…

Bakımlı çimler…

İki katlı büyük bir ev.

Ama gösterişten uzak.

Sıcak.

Yaşanmış bir ev.

Oğuz hayranlıkla etrafına bakar.

OĞUZ (İç ses)

“Ev değil…”

“Sanki küçük bir çiftlik…”

Wilhelm gülümser.

WILHELM

— Gel.

Seni biriyle tanıştıracağım.

Evin arka tarafına yürürler.

Oğuz önce sesleri duyar.

Kuş sesleri…

Kazlar…

Ördekler…

Sonra başka sesler…

Maymun çığlıkları…

Bahçeye girerler.

Bayan Weitzenberger elinde yem kovasıyla hayvanları beslemektedir.

Etrafında tavus kuşları…

Tavşanlar…

Keçiler…

Egzotik kuşlar…

Ve cam bir bölümde…

Bir yılan.

Oğuz şaşkınlıkla etrafına bakar.

Wilhelm seslenir.

WILHELM

— Maria…

Misafirimiz geldi.

Bayan Weitzenberger gülümseyerek yaklaşır.

Hiç yabancılık çekmeden elini uzatır.

MARIA

— Hoş geldiniz.

Wilhelm sizi telefonda anlattı.

Oğuz şaşırır.

OĞUZ

— Telefonda mı?

Wilhelm omuz silker.

WILHELM

— Eve haber vermem gerekiyordu.

Bir misafir getiriyorum dedim.

Maria, Oğuz’un yorgun yüzüne bakar.

Annelik sezgisiyle her şeyi anlamıştır.

MARIA

— Önce banyo.

Sonra yemek.

Konuşuruz.

İÇ – MİSAFİR ODASI

Oda sade ama çok düzenlidir.

Yatak bembeyazdır.

Pencereden İnn Nehri görünmektedir.

Masanın üzerinde temiz havlular.

Dolabın kapağında askılar.

Oğuz çantasını yatağın üzerine bırakır.

Bir an odanın ortasında öylece durur.

Derin bir nefes alır.

Aynaya bakar.

Kendini uzun uzun inceler.

Kirli sakallar.

Çökmüş gözler.

Yorgun bir yüz.

Musluğu açar.

Sıcak su akar.

Yüzüne ilk damlalar değdiğinde…

Gözlerini kapatır.

MONTAJ

Su…

Sabun…

Tıraş köpüğü…

Lavaboya düşen sakallar…

Temiz gömlek…

Derin nefes…

Aynadaki yüz yavaş yavaş değişmektedir.

Sadece kir gitmez.

Son günlerin ağırlığı da biraz olsun silinir.

İÇ – WEITZENBERGER EVİ / SALON

Oğuz salona girer.

Masa hazırlanmıştır.

Beş tabak…

Beş çatal…

Beş bardak…

Oğuz şaşırır.

Evde üç kişidirler.

İki misafir daha beklemektedir herhalde.

İçinden geçirir.

OĞUZ (İç ses)

“Herhalde akrabaları geliyor…”

Tam o sırada…

Kapının ardından iki küçük maymun koşarak salona girer.

Biri mavi bir şort giymiştir.

Diğeri kırmızı desenli mini bir etek.

Sandalyelere çeviklikle sıçrarlar.

Çatal ve bıçakları ellerine alıp tabaklara ritim tutmaya başlarlar.

Oğuz dona kalır.

Şaşkınlıktan ağzı açık kalır.

Mutfaktan Maria’nın sesi gelir.

MARIA (O.S.)

— Bir dakika!

Sabredin çocuklar!

Geliyorum!

Elinde ince dilimlenmiş domuz diliyle gelir.

İki maymunun tabağına birer parça bırakır.

Maymunlar sevinçle yiyeceklerine sarılır.

Wilhelm, Oğuz’un yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce kahkahasını tutamaz.

WILHELM

— Demek tanıştınız…

Evimizin en sabırsız misafirleriyle…

Oğuz da gülmeye başlar.

Belki de günler sonra ilk kez…

İçten, kaygısız bir kahkaha atar.

Kamera yavaşça masadan uzaklaşır.

Şöminenin ışığı odanın içine yayılır.

Ve seyirci ilk kez hisseder:

Oğuz artık yalnız değildir.

18 GÜN

SAHNE 19

İÇ – MİSAFİR ODASI – SABAH

Kapının ardından yumuşak bir ses gelir.

WILHELM (O.S.)

Aufstehen…

(Kalkma vakti…)

Oğuz gözlerini açar.

Bir an nerede olduğunu hatırlayamaz.

Sonra yüzünde küçük bir tebessüm belirir.

İlk kez günler sonra…

Kesintisiz uyumuştur.

İÇ – BANYO

Musluktan akan su…

Tıraş olmuş yüz…

Temiz gömlek…

Aynadaki genç adam artık on gün önceki Oğuz’a daha çok benzemektedir.

İÇ – MUTFAK

Masada çeşit çeşit kahvaltılık.

Peynir…

Reçeller…

Taze ekmek…

Kahve…

Maria masaya son tabakları koymaktadır.

Wilhelm gazeteyi katlayıp ayağa kalkar.

WILHELM

Günaydın.

OĞUZ

Günaydın.

Her şey için teşekkür ederim.

Maria gülümser.

MARIA

Önce kahvaltı.

Teşekkür sonra.

Üçü birlikte otururlar.

Bir süre sadece çatal bıçak sesleri duyulur.

Wilhelm fincanını bırakır.

WILHELM

Bugün önce Passau’ya gidiyoruz.

Servis plakasını alacağız.

Sonra tekrar gümrüğe döneriz.

Oğuz başını sallar.

OĞUZ

Size ne kadar borçlandım…

Wilhelm elini kaldırır.

WILHELM

Hesabı en sona bırakalım.

Önce şu arabayı kurtaralım.

DIŞ – PASSAU YOLU

Makam aracı yemyeşil vadiler arasında ilerlemektedir.

İlk kez yolculuk sessiz değildir.

İki adam artık sohbet etmektedir.

WILHELM

Makine mühendisliği neden?

OĞUZ

Çocukluğumdan beri makineleri severim.

Bozup yeniden yapmayı…

Çalışma mantığını anlamayı…

Wilhelm gülümser.

WILHELM

Güzel meslek.

İnsan bazen makineleri tamir eder.

Bazen de…

Hayatı.

Oğuz bu cümleye sadece gülümseyerek karşılık verir.

DIŞ – PASSAU OTO SERVİSİ

Küçük bir servis.

Kapıda tulumlu bir usta beklemektedir.

Wilhelm arabadan iner.

Adamla tokalaşırlar.

Belli ki eski tanışıklardır.

USTA

Hazır.

Rafın üzerinden geçici servis plakalarını indirir.

Metal plakalar…

Tertemiz.

Yasal.

Gerçek.

Oğuz uzun uzun bakar.

Belki de günlerdir ilk kez…

Gerçek bir plakaya.

DIŞ – BRAUNAU GÜMRÜK OTOPARKI

Opel hâlâ tel örgülerin arkasındadır.

Görevliler Wilhelm’in geldiğini görünce hemen kapıyı açarlar.

Araba dışarı çıkarılır.

Bir görevli eski teneke plakaları söker.

Paslı…

Boyaları akmış…

Eğrilmiş.

Oğuz onları eline alır.

Bir süre sessizce bakar.

Bu tenekeler…

On sekiz günün sessiz tanıklarıdır.

Görevli yeni plakaları takar.

Vidalar sıkılır.

Son vida yerine oturunca…

Sanki bütün hikâye yeniden başlar.

YAKIN PLAN

Wilhelm cebinden küçük bir makbuz çıkarır.

WILHELM

Dokuz Mark.

Oğuz şaşırır.

OĞUZ

Sadece…

Dokuz Mark mı?

WILHELM

Servis plakasının ücreti.

OĞUZ

Peki ya…

Telefonlar…

Eviniz…

Yemek…

Odada kalmam…

Wilhelm hafifçe kaşlarını kaldırır.

WILHELM

Misafirden para alınmaz.

Sessizlik.

Oğuz’un gözleri dolar.

Cüzdanını çıkarır.

İçinde neredeyse para kalmamıştır.

Dokuz Markı dikkatle sayar.

Wilhelm parayı cebine bile koymaz.

Makbuzun arasına sıkıştırır.

DIŞ – BENZİN İSTASYONU

Oğuz depoyu doldurur.

Kasadaki görevli parayı alır.

Cüzdan kapanır.

İçinde sadece iki paket sigara alacak kadar para kalmıştır.

Sigaraları da alır.

Kasiyer bozuklukları uzatır.

Oğuz avucuna bakar.

Beş fenik…

Sonra bir daha bakar.

Hayır.

Hiç kalmamıştır.

Gülümser.

OĞUZ (İç ses)

“Demek bütün servetim buymuş…”

DIŞ – GÜMRÜK

Vedalaşma vakti.

Wilhelm elini uzatır.

Oğuz sadece tokalaşamaz.

İki eliyle Wilhelm’in elini kavrar.

OĞUZ

Size borcumu ödeyemem.

Wilhelm gözlerinin içine bakar.

Ve bence filmin unutulmayacak cümlesini söyler.

WILHELM

Oğuz…

İnsan iyilik yaparken borç vermez.

Emanet bırakır.

Bir gün…

Sen de ihtiyacı olana yardım edersin.

Borç o zaman ödenmiş olur.

Sessizlik…

Rüzgâr eser.

İnn Nehri’nin sesi duyulur.

Oğuz konuşamaz.

Sadece başını sallar.

Arabasına biner.

Motor çalışır.

Wilhelm elini kaldırır.

Oğuz da camdan el sallar.

Opel yavaşça uzaklaşırken Wilhelm küçülür…

Küçülür…

Ama Oğuz’un hayatındaki yeri büyür.

18 GÜN

SAHNE 20

DIŞ – ALMANYA OTOYOLU – GÜNDÜZ

Opel Rekord, ilk kez günlerdir korkmadan ilerlemektedir.

Yeni plakalar…

Motorun sesi güven vermektedir.

Oğuz’un yüzünde huzur vardır.

Radyoda Almanca bir şarkı çalmaktadır.

Yol tabelası:

PADERBORN – 612 km

Oğuz derin bir nefes alır.

MONTAJ

Otoban…

Benzin istasyonu…

Harita…

Kahve…

Gülümseyen yüz…

Artık direksiyonu sıkmıyordur.

DIŞ – PADERBORN ÜNİVERSİTESİ – AKŞAM

Yurt binaları…

Bisikletler…

Çimenlerde oturan öğrenciler…

Opel ağır ağır giriş kapısına yaklaşır.

Tam kapının önünde…

Motor tekler.

Sonra susar.

Sessizlik.

Yakıt bitmiştir.

Oğuz kontağı çevirir.

Motor dönmez.

Bir daha…

Yine dönmez.

Sonra gülmeye başlar.

Kahkahası bütün yurdu inletir.

Tam o sırada arkadaşı yurttan çıkar.

ARKADAŞI

Oğuz!

Ne oldu?

Oğuz direksiyondan iner.

Arabanın kaputuna yaslanır.

OĞUZ

Benzin bitti.

Ama galiba şansım da burada yeniden başladı.

İki arkadaş birbirlerine sarılır.

MONTAJ

Yeni bir Opel bulunur.

Belgeler hazırlanır.

İşlemler tamamlanır.

Bu kez her şey sakindir.

Artık ne panik vardır…

Ne de korku.

DIŞ – KAPIKULE – GÜNDÜZ

Sınır kapısı.

Türk bayrağı.

Görevli pasaporta damgayı vurur.

GÜMRÜK MEMURU

Hoş geldiniz.

Oğuz arabayı birkaç metre sürdükten sonra yol kenarında durur.

Kontağı kapatır.

Başını direksiyona koyar.

Gözlerini kapatır.

Uzun süre öyle kalır.

Sonunda…

Türkiye’dedir.

İÇ SES

“Bitti…”

Ama bu kez gerçekten bitmiştir.

MONTAJ

Ankara…

Arkadaşlar…

Üniversite…

Hayat kaldığı yerden devam eder.

GEÇİŞ

Yıllar hızla akar.

Kartpostallar…

Pullar…

Zarflar…

Almanya damgaları…

Türkiye damgaları…

Noel kartları…

Bayram kartları…

Yeni yıl dilekleri…

Her yıl…

Her yıl…

Her yıl…

Sonra…

Bir kart daha.

Gönderilir.

Beklenir.

Cevap gelmez.

Bir kart daha.

Yine sessizlik.

Bir tane daha.

Yine…

Sessizlik.

İÇ – ÇALIŞMA ODASI – GÜNÜMÜZ

Yaşlı Oğuz, eski bir kutuyu açar.

İçinde kartpostallar.

Sarıya dönmüş zarflar.

Pullar.

Wilhelm’in el yazısı.

Bir kartı eline alır.

Sessizce okur.

Gözlüğünü çıkarır.

Pencereye yönelir.

İÇ SES

“Sana teşekkür etmeyi hiç bırakmadım Wilhelm…”

“Sadece…”

“Nereye göndereceğimi bilemedim.”

Oğuz kartı tekrar kutuya koymaz.

Masasının üzerine bırakır.

SON SAHNE

Dışarıda çocuk sesleri.

Pencereden bakar.

Bir çocuk, düşen bisikletini kaldırmaya çalışan başka bir çocuğa yardım etmektedir.

Yaşlı Oğuz gülümser.

Çok hafif…

Neredeyse fark edilmeyecek kadar.

OĞUZ (İç ses)

“Emanet yerine ulaşıyor…”

SİYAH EKRAN

Yazılar belirir.

Bu film, 1976 yılında gerçekten yaşanmış bir olaydan uyarlanmıştır.

Birkaç saniye sonra…

Wilhelm Weitzenberger ile yıllarca kartpostallar aracılığıyla haberleştik. Bir gün mektuplarım cevapsız kaldı. Onun ne zaman aramızdan ayrıldığını hiç öğrenemedim. Ama bana gösterdiği iyilik, hayatım boyunca benimle kaldı.

Ve en son…

Bu film, hayatımıza dokunan ve isimlerini hiç unutmadığımız bütün iyi insanlara ithaf edilmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir