HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 3

Civan2

“Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.”

Mahmut Çevik, Çinlilerden 500 milyon dolar almıştı. Oysa %50’sini sattığı Ocak, 10 milyon dolar bile etmezdi. Peki, bunu nasıl başardı? Bir otobüs dolusu Çinli bürokratı İstanbul’a getirip yemleyerek… Üstelik bu işi benim şirketimi kullanarak yaptı. Bugün bile çilesini çektiğim sıkıntıları yaratırken, kendisi Türkiye’nin en lüks otellerinden biri olan CVK Park Otel’i inşa etti.

Bana yalnızca bir buçuk milyon Türk lirası borç verseydi, bugün 12-13 yıldır içinde bulunduğum sıkıntıları yaşamayacaktım. Tüm bu çilenin müsebbibi Mahmut Çevik olmasına rağmen, çeken ben oldum ve hâlâ da çekiyorum. Çilem henüz bitmiş değil…


İhsan Metin mimardı, aynı zamanda Amerikan vatandaşıydı. Onun annesi, bizim de annemiz gibiydi. İkiz çocuklarım, teyzemizin yaptığı ketelerle büyüdü. Aile, Tunceli kökenliydi ama Tunceli olaylarından sonra Erzincan’a yerleşmişlerdi ve Erzincan nüfusuna kayıtlıydılar.

Büyük abi Diş Hekimi Yüksel Metin, Kartal’da tanınan bir isimdi. Ailenin kızı Nuray Metin ise o zamanlar çiçeği burnunda bir doktordu. Anneleri, çocuklarımla kendi torunları gibi ilgilenirken, Nuray da çocuklarımın tek doktoruydu. Hemen hemen her gün bir aradaydık.

Evin diğer oğlu İhsan Metin Amerika’da yaşıyordu. İstanbul’a birkaç kez geldiğinde görüşmüştük ama aramızda bir samimiyet oluşmamıştı.

Ben Azerbaycan’da çalışırken, İhsan Metin’in de Azerbaycan’da olduğunu öğrendim ve orada birçok kez görüştük. İlk geldiği günlerde, küçücük bir dükkânda, gazete kâğıtları üzerinde yatıyordu. Azerbaycan’a bu kadar yoksul bir şekilde başlamıştı.

Zamanla, Yaşar Grubu’nun beni zora sokmasıyla ben Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kaldım. Aradan yıllar geçti ve İhsan Metin yeniden ortaya çıktı. Ama bu kez, Büyükada’da 10 milyon dolar değerinde bir malikaneye sahipti ve para içinde yüzüyordu.

Ancak Azerbaycan’dan adeta kovulmuştu. Hatta Interpol tarafından kırmızı bültenle aranıyordu. Türkiye’de yeteri kadar tanıdığı olmadığından, en çok ilişki kurduğu kişi ben oldum. Yaşadıklarını sabahlara kadar bana anlatıyor, ben de kendi aklımca çözümler üretmeye çalışıyordum. İhtiyacı olan avukatları ben yönlendirdim ve İhsan Metin’in olaylarıyla direkt ilgilenen kişi ben oldum.

İhsan Metin, 25 milyon dolarlık bir ihale aldığını ve bir malikane yaptığını anlatıyordu. Malikanenin sahibi, Civanşar Fevziyev’di. İhsan’ın anlattıklarına göre, Fevziyev bir mafya lideriydi ve ona kafayı takmıştı. Azerbaycan’da yaşaması artık imkânsız hale gelmişti. Üstelik peşinde açılmış davalar ve icra dosyaları vardı. O dönemde bana bunları anlattı ve ben de yardım etmeyi kendime görev bildim.

Ticari mahkemeler ve icraların Interpol aracılığıyla arama sebebi olamayacağını düşünüyordum. Ancak olayın boyutu sonradan ortaya çıktı.

İhsan Metin’in yaptığı inşaat, her ne kadar Civanşir Fevziyev’in malı gibi görünse de, muhtemelen First Lady’nin eviydi. Ortaklık sona erip olay mahkemelere taşınınca gerçekleri araştırmaya başladım. Ve gördüm ki, bana anlatılan her şeyin tam tersi doğruymuş.

Civan1

İhsan’ın “mafya lideri” dediği Civanşir Fevziyev, aslında Azerbaycan’da beyefendi, kültürlü ve saygın bir milletvekili olarak tanınıyordu.

İstanbul’daki Civanşir Fevziyev’in avukatıyla görüştüğümde, şok edici bir gerçeği öğrendim. İtalya’dan mermer getirilmişti ve metrekare fiyatı “CİF Bakü” 120 dolardı. Ancak faturaya fazladan bir sıfır eklenerek 1200 dolar olarak gösterilmişti!

Bu durumu öğrenince, İstanbul’dan tedarik edilen diğer inşaat malzemecilerini araştırmaya başladım. Şantiyeyi terk ettikten sonra bıraktığı evraklar arasında tedarikçilerin isimlerini buldum. O isimlerden biriyle iletişime geçtiğimde, daha adını duyar duymaz telefonda feryat ederek şunları söyledi:

“Bana bir daha ondan bahsetme! Onun yüzünden kalp krizi geçirdim!”

Bu sözler, olayın vahametini daha da ortaya koydu. Tedarikçilerin faturalarına da fazladan sıfırlar eklenmişti.

Sonuç olarak, bir dükkânda gazeteler içinde yatarak hayatını sürdüren bir mimar, kısa sürede parayı bulmanın yolunu öğrenmişti. Ve üç-beş yıl içinde sıfırdan 25-30 milyon dolarlık bir servet sahibi olmuştu.

Bunun sadece mimarlık yaparak mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz.

Daha önce de duyduğum bir bilgi vardı:
Yapı Kredi’de 7 milyon dolar nakit parası vardı ve Azerbaycan’dan açılan icralar nedeniyle üzerine tedbir konulmuştu.

Bütün bunlar bana özlü sözün ne kadar doğru olduğunu hatırlattı:
👉 “Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.”

O sırada Mahmut Çevik yüzünden benim doyak projem de zora girmişti ve bir ortak arıyordum. İhsan Metin, ortak olmak istediğini söyledi. Bu beni çok memnun etti çünkü çocuklarımı büyüten, “teyzem” dediğim kadının oğluydu. Bütün aileyi çok seviyordum.

Ancak, hayatımın en büyük hatasını burada yaptım. Doyak projesinden kâr elde etmekten çok, orada dostça bir yaşam kurmayı hedefliyordum. Aileye olan samimiyetimden dolayı ortaklığı %50-%50 olarak kurdum. Eğer %51 hisseyi kendime ayırsaydım, şu an 7-8 yıldır süren mahkemeler olmayacaktı. Hep güvendim, hep yandım…

Ortaklık kurulduktan sonra, İhsan mimar olduğu için projeyi değiştirmek istedi. Buna aslında hak veriyordum. Ancak benim talebim, her şeyin taş ve ahşaptan yapılmasıydı.

İhsan’ın ilk tasarladığı projede, her bir bungalov 100 metrekareydi ve odaların içinde birer iç bahçe bulunuyordu. Bu bahçelere incir ağacı dikmeyi planlamıştı.

Bunu duyunca sordum:
“Neden incir ağacı?”

Bana şu cevabı verdi:
“Çünkü incir ağacı çok seksi bir ağaç.”

Gülerek ama ciddiyetimi bozmadan şunu söyledim:
“Biri sana sıkıntı yaşattığında, ‘Ocağıma incir ağacı dikti’ derler. Neden biliyor musun? Çünkü incirin kökleri, binanın temellerine büyük zarar verir. Sen odanın tam ortasına incir dikerek, şimdiden binalara bir bomba yerleştiriyorsun.”

Ayrıca, 100 metrekarelik bir bungalov odanın gereksiz büyük olduğunu söyledim. Zar zor ikna ederek 60 metrekareye indirmeyi başardık.

Ancak, en büyük hayal kırıklığım, taş ve ahşap ağırlıklı olmasını istediğim projenin tamamen beton ve çelikten yapılmasıydı.

İtiraz ettim:
“Ahşap nerede?”

Verdiği cevap ise beni daha da sinirlendirdi:
“Ahşapla kaplayacağız.”

En sevmediğim şey, ahşabın sadece kaplama olarak kullanılmasıdır. Gerçek ahşap inşaat ile kaplama ahşap aynı şey mi?

Bunun için iki tır dolusu büyük ahşap getirildi. Ve şu an, o ahşaplar hâlâ orada çürümeye terk edilmiş durumda…

İnşaat başlamıştı ama her gün ayrı bir dert, her gün ayrı bir ızdırap…

Sevgili mimarımız, kafasına göre enteresan işler yapıyordu. Örneğin, ahşap olması gereken lobinin taşıyıcı sistemi bir anda ağır çeliğe dönüşmüştü.

Çelikler vinç yardımıyla yerleştirilmeye başlayınca hayretimi gizleyemedim. Hani her şey ahşap olacaktı? diye sordum.

Verdiği yanıt ise tam bir klasik:

“Sonradan hesap yaptım, ahşap taşıyamayacak gibi göründü. O yüzden çelik düşündüm, üstüne ahşap kaplayacağım.”

Bu yetmezmiş gibi, çeliklerin boyu tam 7 metreydi! Akıl alır gibi değil…

“Peki, nasıl ısıtacaksın bu devasa yapıyı?” diye sordum.
Tabii ona da bir cevabı vardı:

“Son teknoloji ısı pompası kullanacağız. Yere kuyular açarak ısı elde edeceğiz.”

Mahkeme keşif yapmaya karar verdi. Keşif ekibiyle birlikte minibüse bindik ve araziyi göstermek için yola koyulduk.

Arazinin içinde indik ve hakim, ağır çeliklerin yükseldiği devasa lobiyi görünce bana döndü:

“Siz bir doğal yaşam köyünden bahsediyordunuz… Nerede?”

Bu soruya şaşırdım. Sonuçta arazinin içindeydik ve burası doğal yaşam köyüydü!

Şaşkınlığımı fark eden hakim, kendisi yanıtladı:

“Burası doğal yaşam köyünden çok, uzay üssüne benziyor.”

Bu yorumu o kadar beğendim ki hemen karşılık verdim:

“İşte benim sorunum da bu, Hakim Bey!”

Mimarımız, her işi önce planladığı gibi değil, sonradan değiştirdiği gibi yapıyordu. Her seferinde yanlış hesaplamış, eksik düşünmüş, sonradan fark etmiş ama asla hatasını kabul etmemişti.

Mimarın en büyük hatalarından biri de hafriyat işleri sırasında yaşandı.

Hafriyat ekibine, iki blok arasına istinat duvarı yapmak için 70 santim temel açmalarını emretti.

Hafriyatçı arkadaş, pratik bilgisiyle bunun yetersiz olacağını söyledi:

“Abi, burası en az 1.5 metre temel ister. 70 santim çok az!”

Ama mimar, bu uyarıya sert tepki verdi:

“Mimar sen misin, ben mi? 70 diyorsam 70 olacak!”

Ertesi gün, araziye gelip kazılmış temele baktı ve şaşkınlık içinde sordu:

“Bu neden bu kadar dar?”

Hafriyatçı sakin bir şekilde yanıtladı:

“Abi, dün 70 santim demiştiniz, 70 santim açtık.”

Ama mimar, sözünü yememek için çark etti:

“Hayır! Ben 70 santim değil, 170 santim demiştim!”

Belli ki akşam dersini çalışmış, 70 santimin yetmeyeceğini anlamıştı. Ama 1.5 metre diyemedi çünkü 70 ile 170 kelime olarak uyumluydu ve hata yaptığını kabul etmek istemedi.

Mimar İhsan Metin, ortamda bana övgüler düzüyor, Azerbaycan’dan geldiğimde dert ortağım olduğunu, avukatlardan daha çok sorunlarıma çare aradığımı söylüyordu. Üstelik beni YUDOSK ve doğa yürüyüşleriyle tanıştırdığını belirterek, “Sağ olasın, var olasın” gibi cümleler kuruyordu.

Bu arada, inşaat giderleri planladığımızın çok üzerine çıkmıştı. Benim bütçem belliydi, ama o harcamaya devam ediyordu. Üstelik bana, “Senin için de ben harcama yaparım, sen bana borçlanırsın” gibi sözler söylemeye başladı. Buna itiraz ettim:

“Borçlanmak istemiyorum. Hayatımın bu evresini burada dostlarımla şarap içerek geçirmek istiyorum.”

Ancak, işi yapan o olduğu için harcamalar konusunda çok da etkili olamıyordum. Kavga etmemek adına, “Tamam, inşaat sırasında ne yapıyorsan yap, mimar sensin. Ama her şey bittikten sonra buranın işletmesine seni karıştırmam. Görüyorum ki bu konuda anlaşma şansımız çok zayıf.” dedim.

Bir gün aniden, “Paramız bitti. Biraz hisse sat, para getir” dedi. İşte o an, içime attığım tüm sıkıntılar patladı. Çünkü bu söylediği, birine kızıp “Git istersen kendini sat, paramı getir” demekten farksızdı. Artık işi sonlandırmak istediği çok açıktı.

Başlangıçta toplam yatırımın 800 bin dolar olması gerekirken 980 bin dolar harcanmış, ama hala temel aşamasındaydık. “Ben yaparım, sen bana borçlanırsın” derken, muhtemelen bütçeyi 200 bin dolar aşsak, bana 100 bin dolar borçlansa sorun olmaz diye düşünüyordu. Ama inşaatın tamamlanması için en az 2 milyon dolar daha gerekiyordu. 1 milyon dolar borçlanmam, benim bu parayı asla ödeyemeyeceğim anlamına gelirdi.

Bunu fark ettiği gün, noktayı koymak istediği çok açıktı.

İhsan Metin bir günlük değil. Devamı var… Buraya kadar okuyan bir yorum yazar herhal…

“HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 3” için 3 yorum

  1. Kara mizah diyeceğim ama mizahlik bir durum yok. Sen tüm kalbini aç kardeş bildiğin arkadaşına ama o seni sırtından yüreğinden hancerlesin. Az buz para degil. Neler yapılmazdı o paraya. Vay be.

  2. İnsanlara kayıtsız güvenmenin bir faturası oluyor ama sizinki ağır olmuş. 😢

Abdülkadir Uslu için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir