HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 5

Görsele dikkat!!.. Çepeçevre çelik dübellenmiş vaziyette. Çünkü, ayaklar dışarı taşıyordu.

Benimle tüm iletişim yollarını kesen, ne alıp ne satan, hiçbir şartta anlaşmaya yanaşmayan, hatta abisi aracılığıyla dahi uzlaşmayı reddeden bir ortak: İhsan Metin.

Öngörülen yatırım bütçesini daha temelde bitirip, işin altından kalkamayacağını anlayınca geri çekilen ve her durumda kendini haklı gören bir mimar.

Bu durumda, ortak tanıdığımız altı arkadaşımı İznik’te toplayarak durumu anlattım. Tek isteğim şuydu:
“Ona gidin ve söyleyin; ayrılma şartlarını kendisi belirlesin, nasıl isterse öyle olsun. Oğuz, koşulsuz olarak bu şartların altına imza atacak.”

Bu grupta Mahmut Çeçen, Yusuf Kaya, Erdal Uygun, Ertuğrul Evcimen, Erkan Civelek ve Neslihan Albayrak vardı. Ancak daha sonra Neslihan’ı yanlarına almamaya karar verdiler. Neslihan’ın gelmesini istemeyenler, sonrasında da yan çizenler oldu.

Geriye kalan beş kişi, Büyükada’daki evinde İhsan Metin’i ziyaret etti ve teklifimi iletti. Sonuçta teklif dediğimiz şey, tamamen onun belirleyeceği bir ayrılma şekliydi. Ancak o buna da karşı çıktı ve şu mesajı verdi:

“Bana bir daha böyle bir şey için gelmeyin.”

Arkadaşlardan biri ona, “Abi, orada çürüyen mallar senin de malın. Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduğunda, İhsan Metin’in cevabı oldukça ilginçti:

“Varsın çürüsün, bende para çok. Onun hayatını karartmak için gerekirse daha da harcarım.”

Şimdi düşünüyorum, benim hayatımı karartacak kadar ona ne yapmış olabilirim?

Tüm inşaat planlamasını kendisi yaptı, ancak çizdiği projeler tutmadı. Hesapladığı bütçeyle işin tamamlanamayacağını fark edemedi. İstinat duvarının temelini bile yanlış hesapladı.

Bunun yanında, lobi ve restoran bölümünün çelik konstrüksiyonları getirildikten sonra yeni bir hata daha ortaya çıktı: Çelikler monte edildiğinde, mevcut yüzeyin dışına taşıyordu. Sonunda, yüzeyi büyütmek için ekstra bir çelik yapı eklemek zorunda kaldılar. Bunu gören herkes İhsan Metin’in mimarlığına haklı olarak saydırdılar.

Aracılar koysam da ayrılmak mümkün olmadığı için sonunda mahkemeye başvurdum ve ortaklıktan çıkma davası açtım. Kaç yıl geçtiğini bile hatırlamıyorum ama ancak şimdi bilirkişi atanıyor.

Bu davanın sonuçlanmasından sonra da beni süründürmek için kesinlikle üst mahkemelere gideceklerinden eminim. Üst mahkemelere itirazlar, duruşmalar, kararlar derken belki bir 10 yıl daha geçecek.

Düşünebiliyor musunuz? Bir insanın ömründen toplamda 15-20 yılın boşa gitmesi…

Ve sırf bu yüzden, birçok yaşamsal projemi hayata geçiremiyorum. Çok yazık!

Tabii ki mahkemeye gidince şahitlere ihtiyaç duydum. Kim olabilirdi şahitler? İhsan Metin’le görüşmeye gönderdiğim arkadaşlar değil mi? Çünkü onun ayrılmaya yanaşmadığını en iyi onlar biliyordu.

Ancak Mahmut Çeçen hariç, hiçbiri şahitlik yapmadı.

Ertuğrul Evcimen’in şahit olmasını zaten ben istemedim ama diğer üç arkadaş, Yusuf, Erdal ve Erkan, tamamen haksız olduğumu düşündükleri için değil, zenginin yanında durmayı tercih ettikleri için mahkemeye gelmediler.

Oysa bu üç kişi, İhsan Metin’i benim aracılığımla tanımıştı. Olaylara birebir şahit oldular. Yıllardır beni tanırlar, hakkımda söyleyecekleri varsa dürüstçe söylesinler! Ama yüzüme karşı tek bir kez bile haksız olduğumu söyleyemediler. Tam tersine, her zaman haklı olduğumu ifade ettiler.

Peki madem haklıydım, neden mahkemeye gelip şahitlik yapmadılar?

Çünkü İhsan Metin’in gönlünü kırmak istemediler.

Çünkü İhsan Metin zengindi.

Dünyanın klasik hali işte…

Hatta Yusuf, önce şahitlik yapmayı kabul etmişti. Ama o akşam Erdal’la ne konuştularsa ertesi gün vazgeçti.

Oysa bir gün önce bana “Elbette abi, çok haklısın. Şahitlik yaparım.” diyen Yusuf, Erdal Uygun’un telkiniyle “zengin tarafında” yer almayı seçti.

Bir de Eyüp Tuncer var, onu da anmadan geçmeyelim. Kendisi mimar ve eski bir arkadaşım. Hafif çelikten inşaat işleri yapıyordu.

İhsan Metin, bungalovların çatısını ahşaptan hafif çeliğe çevirmeye karar verince, ben de Eyüp’ü aradım ve İhsan’la tanıştırdım. Tüm imalatları yaptı, teslim etti ama montajı bile yapılamadan ortaklık krizleri başladı.

Şu anda o malzemeler sahada çürümeye terk edilmiş durumda.

Ama Eyüp’ün hiçbir alacağı yok, parasının tamamını aldı.

Olayların birebir şahidi olduğu için mahkemede şahitlik yapmasını istedim. Ama o da diğerleri gibi yan çizenlerden oldu. Zengin tarafında durmayı tercih etti.

Muhtemelen, “Burada inşaat devam ederse bana daha iş çıkar” diye düşünmüştür.

Ama asıl mesele şu: Bu arkadaşlar mahkemede şahitlik etmeye yanaşmadılar ama benimle özel konuşmalarında hep haklı olduğumu söylediler.

Ne diyebilirim ki? Belkemiği olmayan dostlarımız…

Bu yüzden artık onlarla hiçbir zaman görüşmeyeceğim.

Bir gün Bostancı sahilinde yürürken birisiyle selamlaştım. Yanımdan geçtikten sonra fark ettim ki o kişi Eyüp Tuncer’di.

Tanımadan selam verdiğime hala üzülüyorum…

Bir hafta ara veriyorum. Mahmut Çevik ve İhsan Metin’i yeteri kadar işledik. bundan sonra anekdot/kısa hikayeler ile hayatımdan damlalara devam…

D2

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 4

800.000 dolar olarak öngörülen bir inşaatın, 980.000 dolar harcanmasına rağmen hâlâ temel aşamasında olması ve tamamlanabilmesi için yaklaşık 2 milyon dolara daha ihtiyaç duyması… Özetle, baştaki tahminin 4 katına çıkıyor olması!

Bunu kaç mimar başarabilir? İşte İhsan Metin’in büyük becerisi!

Üstelik işin en enteresan tarafı, her şeye rağmen kendisini hep haklı hissetmesi!

Şimdi aşağıya bir albüm bırakıyorum. Fotoğraflara tıklayarak büyütebilirsiniz. 980 bin dolar harcanmış bir inşaatın hangi aşamada olduğuna siz karar verin.

Peki, başlangıçta hangi bütçeyle yola çıkmıştık? 800 bin dolar!

Kim haklı? elbette İhsan Metin, büyük mimar?!

Tek katlı lobi ve lokanta bölümünün temel demirlerine dikkat!.. Demir ustaları “Abi biz Gölcük’de 20 katlı binanın temeline bu kadar demir harcamıyoruz. Burada zemin kaya ve tek kat. Yazık değilmi bunca paraya” demişlerdi…

Taş ve ahşap nerede? Gören var mı?

Keşif için geldiğimizde hâkim, “Doğal yaşam köyü nerede? Burası uzay üssüne benziyor” demişti. Fotoğraflara bakınca ne kadar haklı olduğu sanırım açıkça belli oluyor.

Şimdi gördüğünüz bu aşamaya kadar 980.000 dolar harcandı. Peki, bitmesi için daha ne kadar gerekir? Bir tahminde bulunun. İşte ben de nasıl bir açmazın içine düştüğümü böylece anlatmış olayım…

İş çıkmaza girince İhsan Metin’e bir teklifte bulundum:
20 dönüm imarlı araziyi (elektriği, suyu, yolu hazır) ona devrediyorum, karşılığında 300 bin dolar istiyorum. Diğer araziler bana kalacak ve bugüne kadar yapılan 980 bin dolarlık harcamalar tamamen onun olacak. En makul ayrılma yöntemi buydu. Çünkü imarlı arazinin bugünkü değeri en az bir milyon dolar.

Önce kabul eder gibi oldu.
Ama 300 bin doları taksitle ödemek istediğini söyledi. Senet vermek istiyordu ama güvenmediğim için abisinin kefaletini talep ettim. Tam cevap beklerken mahkemeden bir tebligat geldi!

İhsan Metin bana ceza davası açmıştı.

Şirketin tek imza yetkilisi olduğum için, inşaat malzemelerini bizzat kendisinin seçmesine rağmen ve ödemeleri fiilen kendisi yapmasına rağmen, faturasız satın alınan bazı ürünleri sanki ben kendi cebime atmışım gibi göstererek belden aşağı vurmayı denedi.

Ama hâkim, “Burası doğal yaşam köyü mü, uzay üssü mü?” diyen aynı hâkimdi.

Sonuç?
Gerçekleri gördü, meselenin farkına vardı ve beni beraat ettirdi!

İhsan Metin, e-postalarımı, mesajlarımı ve telefonlarımı tamamen engelledi.

Onunla artık hiçbir şekilde iletişim kuramaz olmuştum. Peki, ben ne yapmıştım da böylesine sert bir tepkiyle karşılaştım? Bu kadar büyük bir öfkeyi haklı çıkaracak ne vardı? Kendime defalarca sordum, ama mantıklı bir sebep bulamadım.

Bir gün, YUDOSK olarak Sansarak Kanyonu’nda doğa yürüyüşü yapıyorduk.
Olaylar henüz çok yeniydi ve durumu bilen arkadaşlar “Ne yaptınız? Sonuç ne oldu?” diye sordu. Sesimi kontrol edemeyerek, tüm yaşananları büyük bir öfke ve hayal kırıklığıyla anlattım.

Tam o sırada, bizi uzaktan takip eden genç bir hanımefendi –ilk kez görüyordum, adını da bilmiyordum– konuşmam bitince yaklaştı ve şöyle dedi:

“Başkan, bahsettiğiniz kişi sizinle asla anlaşamayacak. Çünkü sizi kıskanıyor.”

Şaşırdım. “Neden beni kıskansın? Bunu nereden çıkarıyorsunuz?” diye sordum.

“Siz yüksek sesle konuştuğunuz için istemeden dinledim. Ama bu söylediğimi yabana atmayın. Çünkü bu benim mesleğim.”

Bu hanımefendi eğer bu satırları okuyorsa, lütfen bana ulaşsın. Çünkü adını bile hatırlamıyorum, ama söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu ancak şimdi anlayabiliyorum.


İhsan Metin beni her yerden engelleyince, abisini aramak zorunda kaldım.

Yüksel Metin’den yardım istedim ve “Nasıl istiyorsa öyle ayrılalım, bu iş uzamasın.” dedim.

Birkaç gün sonra, Yüksel Metin beni geri aradı:

“Oğuzcuğum, neler olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Kardeşimle aramı bozmak istemiyorum. Lütfen beni bağışla.”

Abisi bile çözümsüz kalınca, ortak tanıdığımız 6 kişiyi devreye sokmaya karar verdim. Onlarla İznik’te bir araya geldik ve İhsan Metin’le görüşmelerini istedim.

İzninizle, bu da yarının konusu olsun.

Buraya kadar okuyan dostlardan yorumlarını bekliyorum. Yorumlarınız, yazmaya devam etmem için en büyük motivasyonum olacak.

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 3

“Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.”

Mahmut Çevik, Çinlilerden 500 milyon dolar almıştı. Oysa %50’sini sattığı Ocak, 10 milyon dolar bile etmezdi. Peki, bunu nasıl başardı? Bir otobüs dolusu Çinli bürokratı İstanbul’a getirip yemleyerek… Üstelik bu işi benim şirketimi kullanarak yaptı. Bugün bile çilesini çektiğim sıkıntıları yaratırken, kendisi Türkiye’nin en lüks otellerinden biri olan CVK Park Otel’i inşa etti.

Bana yalnızca bir buçuk milyon Türk lirası borç verseydi, bugün 12-13 yıldır içinde bulunduğum sıkıntıları yaşamayacaktım. Tüm bu çilenin müsebbibi Mahmut Çevik olmasına rağmen, çeken ben oldum ve hâlâ da çekiyorum. Çilem henüz bitmiş değil…


İhsan Metin mimardı, aynı zamanda Amerikan vatandaşıydı. Onun annesi, bizim de annemiz gibiydi. İkiz çocuklarım, teyzemizin yaptığı ketelerle büyüdü. Aile, Tunceli kökenliydi ama Tunceli olaylarından sonra Erzincan’a yerleşmişlerdi ve Erzincan nüfusuna kayıtlıydılar.

Büyük abi Diş Hekimi Yüksel Metin, Kartal’da tanınan bir isimdi. Ailenin kızı Nuray Metin ise o zamanlar çiçeği burnunda bir doktordu. Anneleri, çocuklarımla kendi torunları gibi ilgilenirken, Nuray da çocuklarımın tek doktoruydu. Hemen hemen her gün bir aradaydık.

Evin diğer oğlu İhsan Metin Amerika’da yaşıyordu. İstanbul’a birkaç kez geldiğinde görüşmüştük ama aramızda bir samimiyet oluşmamıştı.

Ben Azerbaycan’da çalışırken, İhsan Metin’in de Azerbaycan’da olduğunu öğrendim ve orada birçok kez görüştük. İlk geldiği günlerde, küçücük bir dükkânda, gazete kâğıtları üzerinde yatıyordu. Azerbaycan’a bu kadar yoksul bir şekilde başlamıştı.

Zamanla, Yaşar Grubu’nun beni zora sokmasıyla ben Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kaldım. Aradan yıllar geçti ve İhsan Metin yeniden ortaya çıktı. Ama bu kez, Büyükada’da 10 milyon dolar değerinde bir malikaneye sahipti ve para içinde yüzüyordu.

Ancak Azerbaycan’dan adeta kovulmuştu. Hatta Interpol tarafından kırmızı bültenle aranıyordu. Türkiye’de yeteri kadar tanıdığı olmadığından, en çok ilişki kurduğu kişi ben oldum. Yaşadıklarını sabahlara kadar bana anlatıyor, ben de kendi aklımca çözümler üretmeye çalışıyordum. İhtiyacı olan avukatları ben yönlendirdim ve İhsan Metin’in olaylarıyla direkt ilgilenen kişi ben oldum.

İhsan Metin, 25 milyon dolarlık bir ihale aldığını ve bir malikane yaptığını anlatıyordu. Malikanenin sahibi, Civanşar Fevziyev’di. İhsan’ın anlattıklarına göre, Fevziyev bir mafya lideriydi ve ona kafayı takmıştı. Azerbaycan’da yaşaması artık imkânsız hale gelmişti. Üstelik peşinde açılmış davalar ve icra dosyaları vardı. O dönemde bana bunları anlattı ve ben de yardım etmeyi kendime görev bildim.

Ticari mahkemeler ve icraların Interpol aracılığıyla arama sebebi olamayacağını düşünüyordum. Ancak olayın boyutu sonradan ortaya çıktı.

İhsan Metin’in yaptığı inşaat, her ne kadar Civanşir Fevziyev’in malı gibi görünse de, muhtemelen First Lady’nin eviydi. Ortaklık sona erip olay mahkemelere taşınınca gerçekleri araştırmaya başladım. Ve gördüm ki, bana anlatılan her şeyin tam tersi doğruymuş.

Civan1

İhsan’ın “mafya lideri” dediği Civanşir Fevziyev, aslında Azerbaycan’da beyefendi, kültürlü ve saygın bir milletvekili olarak tanınıyordu.

İstanbul’daki Civanşir Fevziyev’in avukatıyla görüştüğümde, şok edici bir gerçeği öğrendim. İtalya’dan mermer getirilmişti ve metrekare fiyatı “CİF Bakü” 120 dolardı. Ancak faturaya fazladan bir sıfır eklenerek 1200 dolar olarak gösterilmişti!

Bu durumu öğrenince, İstanbul’dan tedarik edilen diğer inşaat malzemecilerini araştırmaya başladım. Şantiyeyi terk ettikten sonra bıraktığı evraklar arasında tedarikçilerin isimlerini buldum. O isimlerden biriyle iletişime geçtiğimde, daha adını duyar duymaz telefonda feryat ederek şunları söyledi:

“Bana bir daha ondan bahsetme! Onun yüzünden kalp krizi geçirdim!”

Bu sözler, olayın vahametini daha da ortaya koydu. Tedarikçilerin faturalarına da fazladan sıfırlar eklenmişti.

Sonuç olarak, bir dükkânda gazeteler içinde yatarak hayatını sürdüren bir mimar, kısa sürede parayı bulmanın yolunu öğrenmişti. Ve üç-beş yıl içinde sıfırdan 25-30 milyon dolarlık bir servet sahibi olmuştu.

Bunun sadece mimarlık yaparak mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz.

Daha önce de duyduğum bir bilgi vardı:
Yapı Kredi’de 7 milyon dolar nakit parası vardı ve Azerbaycan’dan açılan icralar nedeniyle üzerine tedbir konulmuştu.

Bütün bunlar bana özlü sözün ne kadar doğru olduğunu hatırlattı:
👉 “Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.”

O sırada Mahmut Çevik yüzünden benim doyak projem de zora girmişti ve bir ortak arıyordum. İhsan Metin, ortak olmak istediğini söyledi. Bu beni çok memnun etti çünkü çocuklarımı büyüten, “teyzem” dediğim kadının oğluydu. Bütün aileyi çok seviyordum.

Ancak, hayatımın en büyük hatasını burada yaptım. Doyak projesinden kâr elde etmekten çok, orada dostça bir yaşam kurmayı hedefliyordum. Aileye olan samimiyetimden dolayı ortaklığı %50-%50 olarak kurdum. Eğer %51 hisseyi kendime ayırsaydım, şu an 7-8 yıldır süren mahkemeler olmayacaktı. Hep güvendim, hep yandım…

Ortaklık kurulduktan sonra, İhsan mimar olduğu için projeyi değiştirmek istedi. Buna aslında hak veriyordum. Ancak benim talebim, her şeyin taş ve ahşaptan yapılmasıydı.

İhsan’ın ilk tasarladığı projede, her bir bungalov 100 metrekareydi ve odaların içinde birer iç bahçe bulunuyordu. Bu bahçelere incir ağacı dikmeyi planlamıştı.

Bunu duyunca sordum:
“Neden incir ağacı?”

Bana şu cevabı verdi:
“Çünkü incir ağacı çok seksi bir ağaç.”

Gülerek ama ciddiyetimi bozmadan şunu söyledim:
“Biri sana sıkıntı yaşattığında, ‘Ocağıma incir ağacı dikti’ derler. Neden biliyor musun? Çünkü incirin kökleri, binanın temellerine büyük zarar verir. Sen odanın tam ortasına incir dikerek, şimdiden binalara bir bomba yerleştiriyorsun.”

Ayrıca, 100 metrekarelik bir bungalov odanın gereksiz büyük olduğunu söyledim. Zar zor ikna ederek 60 metrekareye indirmeyi başardık.

Ancak, en büyük hayal kırıklığım, taş ve ahşap ağırlıklı olmasını istediğim projenin tamamen beton ve çelikten yapılmasıydı.

İtiraz ettim:
“Ahşap nerede?”

Verdiği cevap ise beni daha da sinirlendirdi:
“Ahşapla kaplayacağız.”

En sevmediğim şey, ahşabın sadece kaplama olarak kullanılmasıdır. Gerçek ahşap inşaat ile kaplama ahşap aynı şey mi?

Bunun için iki tır dolusu büyük ahşap getirildi. Ve şu an, o ahşaplar hâlâ orada çürümeye terk edilmiş durumda…

İnşaat başlamıştı ama her gün ayrı bir dert, her gün ayrı bir ızdırap…

Sevgili mimarımız, kafasına göre enteresan işler yapıyordu. Örneğin, ahşap olması gereken lobinin taşıyıcı sistemi bir anda ağır çeliğe dönüşmüştü.

Çelikler vinç yardımıyla yerleştirilmeye başlayınca hayretimi gizleyemedim. Hani her şey ahşap olacaktı? diye sordum.

Verdiği yanıt ise tam bir klasik:

“Sonradan hesap yaptım, ahşap taşıyamayacak gibi göründü. O yüzden çelik düşündüm, üstüne ahşap kaplayacağım.”

Bu yetmezmiş gibi, çeliklerin boyu tam 7 metreydi! Akıl alır gibi değil…

“Peki, nasıl ısıtacaksın bu devasa yapıyı?” diye sordum.
Tabii ona da bir cevabı vardı:

“Son teknoloji ısı pompası kullanacağız. Yere kuyular açarak ısı elde edeceğiz.”

Mahkeme keşif yapmaya karar verdi. Keşif ekibiyle birlikte minibüse bindik ve araziyi göstermek için yola koyulduk.

Arazinin içinde indik ve hakim, ağır çeliklerin yükseldiği devasa lobiyi görünce bana döndü:

“Siz bir doğal yaşam köyünden bahsediyordunuz… Nerede?”

Bu soruya şaşırdım. Sonuçta arazinin içindeydik ve burası doğal yaşam köyüydü!

Şaşkınlığımı fark eden hakim, kendisi yanıtladı:

“Burası doğal yaşam köyünden çok, uzay üssüne benziyor.”

Bu yorumu o kadar beğendim ki hemen karşılık verdim:

“İşte benim sorunum da bu, Hakim Bey!”

Mimarımız, her işi önce planladığı gibi değil, sonradan değiştirdiği gibi yapıyordu. Her seferinde yanlış hesaplamış, eksik düşünmüş, sonradan fark etmiş ama asla hatasını kabul etmemişti.

Mimarın en büyük hatalarından biri de hafriyat işleri sırasında yaşandı.

Hafriyat ekibine, iki blok arasına istinat duvarı yapmak için 70 santim temel açmalarını emretti.

Hafriyatçı arkadaş, pratik bilgisiyle bunun yetersiz olacağını söyledi:

“Abi, burası en az 1.5 metre temel ister. 70 santim çok az!”

Ama mimar, bu uyarıya sert tepki verdi:

“Mimar sen misin, ben mi? 70 diyorsam 70 olacak!”

Ertesi gün, araziye gelip kazılmış temele baktı ve şaşkınlık içinde sordu:

“Bu neden bu kadar dar?”

Hafriyatçı sakin bir şekilde yanıtladı:

“Abi, dün 70 santim demiştiniz, 70 santim açtık.”

Ama mimar, sözünü yememek için çark etti:

“Hayır! Ben 70 santim değil, 170 santim demiştim!”

Belli ki akşam dersini çalışmış, 70 santimin yetmeyeceğini anlamıştı. Ama 1.5 metre diyemedi çünkü 70 ile 170 kelime olarak uyumluydu ve hata yaptığını kabul etmek istemedi.

Mimar İhsan Metin, ortamda bana övgüler düzüyor, Azerbaycan’dan geldiğimde dert ortağım olduğunu, avukatlardan daha çok sorunlarıma çare aradığımı söylüyordu. Üstelik beni YUDOSK ve doğa yürüyüşleriyle tanıştırdığını belirterek, “Sağ olasın, var olasın” gibi cümleler kuruyordu.

Bu arada, inşaat giderleri planladığımızın çok üzerine çıkmıştı. Benim bütçem belliydi, ama o harcamaya devam ediyordu. Üstelik bana, “Senin için de ben harcama yaparım, sen bana borçlanırsın” gibi sözler söylemeye başladı. Buna itiraz ettim:

“Borçlanmak istemiyorum. Hayatımın bu evresini burada dostlarımla şarap içerek geçirmek istiyorum.”

Ancak, işi yapan o olduğu için harcamalar konusunda çok da etkili olamıyordum. Kavga etmemek adına, “Tamam, inşaat sırasında ne yapıyorsan yap, mimar sensin. Ama her şey bittikten sonra buranın işletmesine seni karıştırmam. Görüyorum ki bu konuda anlaşma şansımız çok zayıf.” dedim.

Bir gün aniden, “Paramız bitti. Biraz hisse sat, para getir” dedi. İşte o an, içime attığım tüm sıkıntılar patladı. Çünkü bu söylediği, birine kızıp “Git istersen kendini sat, paramı getir” demekten farksızdı. Artık işi sonlandırmak istediği çok açıktı.

Başlangıçta toplam yatırımın 800 bin dolar olması gerekirken 980 bin dolar harcanmış, ama hala temel aşamasındaydık. “Ben yaparım, sen bana borçlanırsın” derken, muhtemelen bütçeyi 200 bin dolar aşsak, bana 100 bin dolar borçlansa sorun olmaz diye düşünüyordu. Ama inşaatın tamamlanması için en az 2 milyon dolar daha gerekiyordu. 1 milyon dolar borçlanmam, benim bu parayı asla ödeyemeyeceğim anlamına gelirdi.

Bunu fark ettiği gün, noktayı koymak istediği çok açıktı.

İhsan Metin bir günlük değil. Devamı var… Buraya kadar okuyan bir yorum yazar herhal…

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 2

2013’ten beri, tam 12 yıldır çektiğim sıkıntıların tek sorumlusu Mahmut Çevik’tir.

Beş şirketten oluşan mütevazı bir grubum vardı. Bir şirket Ankara’da, bir şirket İzmir’de ve üç şirket İstanbul’da faaliyet gösteriyordu. İki ana alanda çalışıyordum:

  1. Karel telefon santralleri: Türkiye çapında örgütlenmiş bir bayi sistemiyle satış ve teknik servis hizmeti veriyordum.
  2. Oto tamir boyaları: Yaşar Grubu’nun oto tamir boyalarını, Sovyetler Birliği’nden ayrılan tüm cumhuriyetlere tek satıcı olarak sevk ediyordum.

Önce, Karel yapılanmasını değiştirerek beni sistem dışına ittiler. Bu ayrı bir hikâye ama şimdilik konudan sapmayalım.

Sonrasında, Yaşar Grubu büyük bir nakit krizine girdi. Yaşar Banka’a el konulmasıyla birlikte hammadde temininde zorlandılar ve oto tamir boyası üretimi durdu. Oysa her şeye rağmen fabrikayı çalıştırmak mümkündü. Ancak, boya kimya grubunun başkanı ve aynı zamanda Selçuk Yaşar’ın damadı olan Ahmet Yiğitbaş’nın gururu, hırsı ve basiretsizliği yüzünden hiçbir şey yapılamadı. Bu da gerçekten özel bir hikâye olur ama dediğim gibi, bugün konudan kopmayalım.

Kısacası, Karel ve Yaşar Grubu’ndan yediğim darbeler sonucunda tüm şirketlerimi kapatmaya ve emekliliğe geçmeye karar verdim. İşte tam bu aşamada, Çinlilerle krom madeni ortaklığı için görüşen Mahmut Çevik devreye girdi ve şöyle dedi:

“Abi, Çinlilerle kendi şirketim üzerinden ortaklık kurmak istemiyorum. Sen nasıl olsa şirketlerini kapatıyorsun. Ana şirketin olan Ultek A.Ş.’yi bize devret. Sadece devir yapacaksın, kapatmaktan çok daha kolay.”

Mantıklı geldi ve öyle yaptık. Yanılmıyorsam o sırada yıl 2007 ya da 2008’di. Bu arada 2013’e kadar zaman aktı ve bu süre içinde benim yaptığım şey, Bursa’nın İznik ilçesine yerleşmek ve burada bir doğal yaşam köyü kurmak üzere aldığım arazi üzerine, daha doğrusu tarla üzerine, kırsal turizm imarı almak suretiyle kırsal turizme yönelik bir tatil köyü kurmaktı.

Ana fikir, tamamen taş ve ahşaptan oluşan yapılarla konaklayacak olanların doğa sporlarıyla meşgul olacağı bir merkez haline getirmekti. Çünkü şirketlerimi kapattıktan sonra kendimi doğaya, tabiri caizse dağlara vurmuştum ve bu nedenle de kısa adı YUDOSK olan, açılımı “Yeni Ufuklar Doğa Sporları Kulübü”nü arkadaşlarımla birlikte kurdum.

DOYAK, Doğal Yaşam Köyü’nü ortaksız bir şekilde oluşturmak niyetindeydim. Kırsal turizm imarı alırken TKDK, yani Avrupa Birliği fonları ile tanıştım. Dolayısıyla %50 hibe desteği almak üzere projeyi kendime göre büyüttüm. Ancak fonlar, iş bittikten sonra alınabildiği için kendi sermayem yeterli olmadığından Halk Bankası’ndan kredi çıkarttım. Fondan gelen parayı da oraya ödemek üzere projeler hazırlandı, inşaat ruhsatı alındı.

Tam kazmayı vuracağız ki Halk Bankası üzerimde icra olduğunu bildirdi. Oysa icralık hiçbir olayım yoktu. Araştırdık ve karşımıza Mahmut Çelik’in devraldığı ve Çinlilerle ortaklık kurduğu şirketin Toros Elektrik’e 560.000 Türk Lirası borcu olduğu çıktı. Yetkililer, borcu tahsil edecek yeteri kadar muhatap bulamadıkları için şirketin eski yönetim kurulu başkanı olarak bana da tebligat çıkarmışlardı.

Tebligat elime geçtiğinde Mahmut Çelik’e götürdüm ve gereğini yapmasını istedim. “Avukatlarıma vereceğim, itiraz edecekler.” demişti. Ama öyle olmadığı, icrayı yedikten sonra anlaşıldı.

Süresi içinde itiraz edilmediği için icra kesinleşmişti. Tabii hemen Mahmut Çevik’e gittim.

Bu arada Mahmut Çevik, Çinlilerden aldığı yüklü parayla İstanbul Gümüşsuyu’ndaki, yıllarca terk edilmiş ve inşaatı yarım kalmış Park Otel’i satın almış ve İstanbul’un en büyük, en lüks otellerinden biri olan CVK Park’ı yapmıştı.

Mahmut ile otelde buluştuk. Teklifim çok açıktı: Devrettiğim şirket nedeniyle hiçbir günahım olmadığı halde icra yediğim için sorumluluğu üstlenmesini, icra kalktıktan sonra serbest bırakılacak olan kendi öz sermayemi ve Avrupa Birliği’nden gelecek fonları ona ödemek üzere bana borç vermesini istedim.

Verdiği cevap çok enteresandı:
“Oğuz ağabey, ticarette kâr da vardır, zarar da. 

Gerilmemek mümkün değil.”

Ama ben Mahmut ile ticaret yapmadım ki! Onca yıl haftanın üç-dört günü akşamları aynı masada oturup yemek yediğimiz, belki de sırtımı dayayabileceğim insan olarak gördüğüm Mahmut Çevik, görüşmediğimiz iki-üç yıl içinde bu kadar yabanileşmiş ve beni harcamayı kendisine uygun bulmuştu.

Tabiri caizse insanlık dışı bir şey! Çünkü ben ona hiçbir kötülük yapmadım ama onun kusuru yüzünden başıma gelmeyen kalmadı. Bugün dahi, 12 yıldır bu ızdırap içinde yaşıyorum. 12 yıl, dile kolay! İnsan ömründen 12 yılın nasıl geçtiğini bir düşünün lütfen! Mahmut Çevik yüzünden heba edilmiş bir 12 yıl…

Tabii benim de kusurlarım az değil. Mahmut’tan umudu kesince, Avrupa Birliği fonlarını da kaçırmamak için ortak arayışına girdim. Çünkü danıştığım avukatlar, haklı olduğum için davayı kazanacağımı ama kesinleşmiş icra olduğu için mahkemenin bir buçuk ila iki yıl süreceğini söylemişlerdi.

Bu süreyi boş yere harcamaya niyetim yoktu ama keşke mahkemeye gidip o iki yıla katlansaymışım. 10 yıl önce mahkeme bitmiş olurdu ve ben 8-10 yıldır Doğal Yaşam Köyü’nü çalıştırıyor olurdum!

Oysa ortak almakla büyük bir hata yaptığımı sonunda anladım. Mahmut Çevik’in bu samimiyetsiz aymazlığı beni bugünlere getirdi ama aldığım ortak da üstüne tuz biber ekti!

Bu da yarının konusu olsun…

Ama bu arada şunu da belirtmeden geçmek doğru olmaz. Şirketi devrettiğimde, onlar genel kurul yapıp yeni yönetim kurulu seçerek imza yetkisi oluşturmak için uğraşıyorlardı. Bu sırada Çinlilerle ortaklık kurulmuştu.

Bir gün, Garanti Bankası Mecidiyeköy Stadyum Şubesi’nden arandım ve davet edildim. İmzamın gerektiğini söylediler, çünkü şirketin tek imza yetkilisi hâlâ bendim.

O anda öğrendim ki Çinlilerin yatırdığı para, telaffuz bile edemeyeceğim kadar yüksekti ve işlem benim tek imzama bakıyordu. Eğer onlar gibi iki yüzlü ve hain olsaydım, o paraları alır, dünyanın başka bir ucuna kaçar ve paşalar gibi yaşardım.

Buradan şu sonuç çıkıyor: Ben kendimi 500 milyon dolara bile satmadım, ama Mahmut Çevik kendi değerini bir buçuk milyon Türk lirasında buldu. İşte aramızdaki fark…

Toros

Bu arada iki yıl sonra kazandığım icranın belgesini de buraya bırakayım. Birileri görsün.
Çinliler ocağın değerinin ödedikleri paranın çok çok altında olduğunu öğreniyor ve ticari defterleri de alıp gidiyorlar. Peki Mahmut Çevik icralardan nasıl yırtıyor?

İşte olay bu!.. Her şey önceden planlı. kendini garantiye almış. Varsın Oğuz yansın…

HEP İNANDIM HEP YANDIM

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM

Belki geç kaldım ama başlamak, bitirmenin yarısıdır. Bugün yaşanan olaylar beni o kadar etkiledi ki artık her gün olmasa bile iki üç günde bir yaşadıklarımdan parçalar yazmaya karar verdim. Bunlar bütünleşince belki ileride bir kitap haline gelebilir. Ülkemde artık okuma alışkanlığının dibe vurduğu bir dönemdeyiz; kitap ne işe yarayacak bilemiyorum. Ama en azından yapmam gerekeni yapmak istiyorum. Gerçek isimleri kullanacağım, işine gelmeyenler beni mahkemeye verebilir. Olayları ve zamanları doğru aktaracağım için hiçbir korkum yok.

İbrahim Sungur, dünyaya bakışımız tamamen zıt olsa da pozitif enerji aldığım ender insanlardan biridir. Beni arkadaşlarıyla tanıştırırken, “Komünisttir ama abimdir,” cümlesiyle kendine bağlamış ve yıllarca süren bir dostluğumuz olmuştur. Zaman zaman ortaklıklarımız da oldu. Ancak hiç anlayamadığım bir anda her şey bozuldu.

Şimdi fark ediyorum ki sağcılar kandırmakta, solcular ise kanmakta ustadır. Mafyatik yöntemlerle çözdüğü bazı problemlerim olmadı diyemem; bunu inkâr etmiyorum. Ancak benim de ona sunduğum olanaklar azımsanacak gibi değildi. Oğlunun eğitimini aksatmaması için gerekenleri yapmaktan tutun, kendisinin üniversite mezunu olmasını sağlamaya kadar pek çok konuda destek verdim.

En çarpıcı örneği vermek gerekirse, Bulgaristan’a gitmiştim ve yeni aldığım Grand Cherokee Jeep ile Sofya’daki Expo Otel’de konaklıyordum. Ancak otelin kapalı garajından aracımı çaldılar. Aracımla gittiğim Bulgaristan’dan araçsız dönüşüm başlı başına ayrı bir hikâye olabilir.

İbrahim Sungur ile ilgili kısma gelirsek… Bir gün beni telefonla aradı:
— İbrahim, nasılsın? diye sordu.
Ben de:
— Kötüyüm, dedim.
— Neden? diye sordu.
Ben de espriyle cevap verdim:
— Arabam yok, param yok, karım yok. İyi olmam için sebep de yok!

Haftalar sonra kapımı, adeta manken gibi iki kadın çaldı. “Aşağı gelir misiniz? Size bir şey getirdik,” dediler. Önce tereddüt ettim. Kamera şakalarını hiç sevmem. “Lütfen böyle bir şey yapmaya kalkmayın,” dedim. Ama ısrarla aşağı inmemi istediler. Israrlarına daha fazla dayanamayarak indim.

Dışarıda bir Volkswagen Touareg duruyordu. Kadınlardan biri kapıyı açarken diğeri direksiyona geçti. Ön koltuğa oturdum, diğer hanım ise arka koltuğa geçti. Derken arkadaki konuşmaya başladı:

— Siz bir gün bir arkadaşınıza, ‘Param yok, arabam yok, karım yok,’ demişsiniz. İşte arabanız burada! Para olarak da bu çeki buyurun. Karı olarak ise biz ikimiz geldik!

Harika bir mizansendi, düşünebiliyor musunuz? Benim o günkü esprili feveranımı İbrahim Sungur, gerçeğe dönüştürmüştü! Arabayı bana göndermişti, çek ise tamamen bir mizansendi—üzerinde bir milyon dolar yazıyordu ama elbette öyle bir çek yoktu. ‘Karı olarak biz ikimiz geldik’ diyen hanımlar ise manken ve dizi oyuncularıydı. Rolleri de mükemmel oynamışlardı.

Araba bana gelmişti ama maalesef taksitlerini ben ödedim! Bana yapılan bu jest o kadar tatlıydı ki taksitleri ödemek hiç problem değildi. Önemli olan, İbrahim’in bana yaptığı incelikti. İşte biz böyleyiz; çabucak kanarız. İnanmak, güvenmek ve kanmak konusunda üstüme yok. Pişman mıyım? Hayır. Güvenmeden yaşamak mümkün değil. Yine sorun yaşarım belki, ama yine de güvenirim.

Yaşananlar o kadar uzun ki uzun uzun yazmak istemiyorum. Çünkü artık kimse uzun metinleri okumuyor. Kısa cümlelerle belirttiğim bölümler, meselenin bütününü aydınlatıyor zaten.

İbrahim aracılığıyla tanıdığım bir iş adamı var: CVK Holding’in kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Mahmut Çevik. Eğitim seviyesi tam olarak bilinmiyor; ilkokul mezunu, belki ortaokul ama kesinlikle lise değil. Kariyerine tır şoförü olarak başlıyor. Önce tırlarda şoförlük yapıyor, ardından kendi tırını alıyor ve zamanla mermer ocaklarına yatırım yapmaya başlıyor. Daha sonra krom ocaklarına yöneliyor ve sonunda Türkiye’nin en büyük krom tüccarlarından biri haline geliyor.

Ürettiği kromu ağırlıklı olarak Çin’e satıyor. Derken, Çin hükümeti Mahmut Çevik’in Toroslar’daki krom madenlerinden birine talip oluyor. Mahmut Çevik, tümünü satsa 10 milyon dolar etmeyecek olan ocağın sadece %50’sini 500 milyon dolara Çin’e devrediyor.

Bu da ikinci hikaye… Eğer buraya kadar okuduysanız, ikinci bölüm geliyor. Az sonra…

Plakasız Araçla 18 Günde Devri Ülkeler

İmla ve noktalama hatalarımı bağışlayınız. Edebiyatçı değilim. Önemli olan hikayemiz. :)))

1976 yılında yaşanan, belki de rekor olan bir yaşantının hikayesidir. Üç buçuk yıllık Almanya yaşantımın verdiği tecrübe ile, Almanya’dan üç yaşında araç alıyor, işçi permisi ile millileştiriyor ve satıyordum. Hacettepe Üniversitesi dönemini arabası olan ve mali sıkıntısı olmayan öğrenci olarak sürdürüyordum.

Üç yaşından büyük araçların ülkeye girmesi, ithali yasak. İthalat hakkı ise, belli bir süreyi aşkın Almanya’da çalışan işçilerimize ait. Permi olarak adlandırdığımız bu bireysel ithalat hakkını vekaleten kullanabiliyoruz. Satın alma işlemi, gümrük işlemleri ve satış tamamen permi sahibi adına vekaleten yapılıyor. Okuldan kalan boş zamanlarımda, bu tarzda araba getiriyor ve satıyordum. 1976 yazına kadar bu böyle sorunsuz devam etti. Son seferim işte bu hikayenin konusu…

Almanya’nın Paderborn kentinde makine mühendisliği okuyan arkadaşım aracılığı ile 1973 model Opel Rekord araba aldık. Harun Kurt adında bir işçimizin permisi ile vekaleten. Bu seferin son olacağını düşündüğüm için geze geze dönmeyi düşünüyorum. Almanya’da yaşadığım sürece ev arkadaşım olan Osman Apaydın’ı ayarttım ve birlikte gezinti ile döneceğiz. Program Avusturya üzerinden İtalya ve Yugoslavya Adriyatik kıyılarını takiben Bulgaristan üzerinden Türkiye. Bu dönüş de oldukça zevkli ve serüvenli geçti ama başka bir hikayenin konusu.

Osman ile çıktık yola. Salzburg gümrüğünde çıkış işlemlerimizi yaptık. Araba Almanya açısından ihraç edildi. Mevcut plakalarımızı terk edip, elips şeklinde gümrük plakalarımızı taktık ve yola revan olduk. Kapıkule gümrüğünde ise, mevcut Alman gümrük plakasını terk edip Türkiye gümrük plakasını araç camlarına yerleştirdik. GMR kodlu, yeşil renkli, kağıt gümrük plakamız, aracı gümrükleyeceğimiz şehre kadar gidiş amaçlı ve işlevi bitiyor. Ben Ankara’da gümrükleyeceğim için Ankara gümrük sundurmasına arabayı teslim ettim.

Gümrük işlemleri yaparken, bu arabanın ithal edilemeyeceğini söylediler. Türkiye gümrük makamları aracın belgesine değil, şase numarasından imal yılına bakıyormuş. Evraklar 1973 ama imalat 1972 görülüyormuş. Bilmediğim bir şeyi çok ağır bir şekilde öğrendim. Tabi büyük şok!…

Hiç beceremediğim ve yapmak istemediğim halde rüşvet vererek çözüm aramak, bol göz yaşlı, sümüklü ağlamak velhasıl hiç bir şey kar etmedi. Ya gümrüğe terk edip unutacağım ya da Almanya’ya geri götüreceğim. Terk etmek, öğrencilik yıllarımın sermayesini kediye yüklemek ile eş anlamlı. Geri götürmek ise bir umut…

Gümrükten arabayı aldım. İlk durak İstanbul. Üniversiteden ev arkadaşım Hüseyin Şahin’in ağabeyi toplum polisi. Hüseyin de İstanbul’da ağabeyinin yanında. Mevsim yaz ve okullar kapalı. Geceyi Hüseyin ile ağabeyin evinde geçirdik. Kapıkule’ye kadar Hüseyin de benimle gelecek. Sabah birlikte yola koyulduk. Kapıkule’ye kadar araç plakası olmaksızın bir seyahat ama sorun çıkmadı. En son edindiğimiz kağıt gümrük plakasının geçerliliği bitti ve hatta Ankara gümrüğünde kaldı. Amacımız, Kapıkule’de çöpe attığımız Alman gümrük plakasını bulup, onunla yola devam etmek. Ne mümkün!.. O yıllarda bireysel araç ithalatı çok yoğundu. Gümrük çöplüğüne atılan plakalar bir dağ olmuş. Hüseyin ile giriştik aramaya. Bir iki derken dört beş saat bulabilene aşk olsun!… Yaz sıcağı, güneş tepemizde biz bir umut arıyoruz…

Bu arada bizi izleyen bir tır şoförü yanaştı yanımıza.
– Siz ne yapıyorsunuz hemşerim?
Bir çırpıda başımdan geçenleri özetledim.
– Plakamızı arıyorum.
– Bu dağ gibi plaka yığınını şuradan şuraya aktarsanız, siz ikiniz bir ay çalışırsınız. Değer mi? Plaka dediğin bir teneke. Yaz tenekeye git.
– İyi de, polis ne der?
– Gel soralım.
Polise gittik. Tır şoförümüz durumu kısaca özetledi.
– Yormayın çocukları bırakın gitsinler.
– Benden bir şey yok. Gidebilir.
Polisten izinle tampon bölgeyi yürüyor ve Bulgar polisine varıyoruz.
– Komşu
Diye başlıyor şoförümüz. Durumu izah ediyor ve izin koparıyor. Tenekeye yazıp gideceğiz. Şoförümüze teşekkür ediyor ve Edirne’ye dönüyoruz. Tenekeye plaka yazıp hızla yurt dışı çıkmalıyım. Korkuyorum. Ya vardiya değişirse, sözlü izin verenler giderse!…

Yaz sıcak ve bir de Ramazan ayı. Akşam üzeri olmuş. İnsanlar iftar için dükkanlarını erken kapatıyorlar. Bula bula yaz ortası bir sobacı bulduk, tam gitmek üzereyken. Yalvar yakar plaka büyüklüğünde iki teneke kestirdik. Ancak, üstüne yazacak boya yok. Depo karıştırıldı ve kırmızı bir boya bulundu. Aldırmadık. Yazdık…
Hüseyin ile vedalaşıp derhal Kapıkule. İzin veren polisi bulup çıkış işlemimi yaptım. Bulgar polisi de sağ olsun sorun çıkartmadan onayladı. Ben de bir sevinç sormayın…
Bulgaristan’a girdiğimde hava kararmıştı. Yollar bu gün olduğu gibi otoyol değil. Dar, bozuk ve virajlı. Gece geçti ve sabah erken Yugoslavya’ya girdim. Çıkış ve girişte sorun yaşamadım. Sevincim katlandı. Gece yol almama ve uykusuzluğuma rağmen devam ediyorum. Bir an önce bitsin istiyorum.
Akşama Belgrad’a gelebildim. Dediğim gibi yollar bu günkü gibi değil. Yorgunluk hat safhada. artık Belgrad’da yatacağım. Uluslararası öğrenci kimliği ile youth hostel (jugentherberge) da kalıyorum. Önceki seferlerimde de burada kalmıştım ve memnundum. O zaman için gecesi bir Mark idi. Şehre daldığımda yağmur başlamıştı. Kırmızı ışıkta beklerken bir polis yanaştı. Lisan olarak anlaşamadık. İşaretle takip etmemi istedi. Karakola geldik. Lisan sıkıntımız var. Almanca bilen bir memur bulamayınca, işaret dili ile sabaha kadar beklemem gerektiği anlaşıldı. Neyse ki nezarete atmadılar. Geceyi uykusuz geçirmişim ve iki günden beri yol yorgunuyum, bu gece de sandalye tepesinde geçecek…

Sabah nihayet bir Almanca bilen polis geldi. İlk soruları “plakasız nereye” oldu. Başımdan geçenleri anlatsam da kar etmedi. Geri dönecek, ülkene gideceksin dediler. Dedim ki;
– Bulgar sınırı yaklaşık 450 kilometre Avusturya sınırı da hemen hemen aynı ve hatta daha yakın. Ülkeniz içinde aynı kilometreyi ne tarafa gittiğimin ne önemi var? Sonuçta ülkenizi terk edeceğim, bırakın yoluma gideyim.
Kabul ettirdim ve üst üste katlanan yorgunluğa rağmen yola koyuldum. Gerçi, geri dönüyorum desem ama yoluma devam etsem nasıl kontrol edeceklerdi…

Avusturya, Yugoslavya arasındaki Maribor sınır kapısına gelmem gece yarısını buldu. 400-450 kilometre yol bitmek bilmedi. O zamanın yolları hıza izin vermediği gibi daha çok dikkat gerektiriyor. Yol bozuklukları, darlık, virajlar daha bir yoruyor. Yugoslavya polisi çıkışımı onayladı ama Avusturya almıyor. Plaka sorun ediliyor. Yağmur sonrası teneke paslanmış ve kırmızı boyamız akıntı yapmış. Çok komik bir görüntü var. Ne yapsam Avusturya polisini ikna edemedim. Neyse ki, Avusturya’da lisan sorunum yok.
Avusturya almayınca, Yugoslavya geri dönüşümü kabul etmek zorunda kaldı. Aksi durumda tampon bölgede kalmam gerekecekti ki, bu mümkün değil.

Üzgün, yorgun, bitkin ve ne yapacağını bilmez haldeyim… Saat olmuş gece yarısı… Haritayı önüme açıyorum. Yugoslavya – Avusturya arasında 7 adet sınır kapısı belirliyorum. İnsburg yakınlarına kadar bu kapıların hepsini denemeye karar veriyorum. Bu arada İtalya’ya yaklaşmış olacağım. Olmadı İtalya’yı da denerim. Bütün kapılarda aynı durumla karşı karşıyayım. Yugoslavya çıkış, Avusturya’ya giremeyiş. Mecburen Yugoslavya’ya dönüş. Berbat ve çok virajlı yollardan Alplere tırmanış iniş dereken günler geçiyor. Kısa uyuklamalarla idare ediyorum ama artık maymuna dönmeye başlamıştım. Saç sakal karışmış, duş dersen hiç yok. Kendime gelmiyor ama muhtemelen kokuyorum. Bu arada çok kötü beslenme bisküvi, su, kola… Bir de sigara…
İtalya kapısına geldim. Yugoslavya çıkış tamam. İtalyan memurlar ikiye bölünüyor. Bir gurup alalım derken, diğerleri itiraz ediyor. Bir saate yakın tartışma sonrası yine kovuluyorum. Ana yola ters düştüğü için denemediğim bir kapı kalmıştı, Alpler de… Uzun bir tırmanış sonrası oradan da kovuluyorum. Günler geceleri kovalıyor, yorgunluk anlatılır gibi değil. Kaza yapmaktan korkuyorum. Yaz ama Alpler gece soğuk. Soğuktan uyunmuyor. Motoru çalışır tutmak mümkün değil. O zamanın araçları ısıyı egzost borularından aldığı için zehirleme yapabiliyor. Ayrıca, Marklarım da azalıyor…
Hava karardı. Uyuyamadığım için aşağılara iniş yapıyorum. Sıcağa erişince uyurum diye. Birden ışıl ışıl bir dağ oteli görüyorum. Görüntü çok lüks. Ama ne pahasına olursa olsun duş alıp yatmaya karar veriyorum.

Kocaman otopark bomboş. Belli ki otel tenha. Park aydınlatmasının altına park ediyorum. Otele yürürken içimde bir his. Arabanın başında birileri var gibi geliyor. Dönüp bakıyorum kimse yok. Hissin esareti ile hızla yürürken aniden dönüyorum arabanın başında iki kişi. Arabaya koşuyorum.
– Abi kurban olayım, Türk müsün?
İki genç. İkisi de o loş ışıkta bile berbat görünüyor. Ben onların yanında iyi ve bakımlı kalıyorum. Ali ve arkadaşı askerlikten arkadaşlar. Ali’nin ağabeyi Avusturya’da işçi. İki kafadar askerlik bitince, iş umuduyla Avusturya’ya gitmek üzere otobüse biniyorlar. Anca, Avusturya yetkilileri bunları ülkelerine kabul etmiyor. Otobüsten indiriyorlar. Dağ başında kalıyorlar. Bir yardım alıp sınırı geçeriz umuduyla günlerce ormanda saklanıyor; ot ile, derenin suyu ile idare ediyorlar. Oteli keşfedince çevresinde saklanıyorlar. Gelen giden arabaları gözleyip, bir Türkçe gazete, dergi, yazı arıyorlar ki, konuşup yardım talep etsinler. Yakalanıp sürülmemek için inatla saklanıyorlar. Ayaküstü hikayelerini dinledim.
– Perişansınız… Ben de öyle. Gelin bu otelde duş alıp karnımızı doyuralım. Uyuyalım. Yeniden insan olalım. Sabah ağabeyine telefon ederiz, gelip sizi buradan alsın, ne yapacağına o karar versin.
Resepsiyonun bize bakışını unutmak mümkün değil. İki oda alıyoruz.
– Duş alın, tıraş olun, restoranda bekliyorum.
Diye ayrılıyorum. Aynı işlemi ben de yapacağım. Restoranda buluşuyoruz. Ali, Ankara Şereflikoçhisar ilçesindenmiş. Liseyi orada bitirdiğim ve anılarım olduğu için ilgi duyuyorum. Arkadaşı Konya’lı… Yemek yeme telaşları gözüm önünden gitmiyor. Kıtlıktan çıkma tabirini fiilen yaşıyorum.
Ağabeylerini sabah aramamız gerekiyor çünkü, ağabey fabrika işçisi. Mesai saatinde fabrikadan aramak zorundayız. Başka telefon yok. O yıllarda otomatik çevirme de yok. Santrale yazdırıyoruz ve doluluğa göre bir çok saat sürebiliyor.
Odama geçtim. Temizlenmiş, karnımı doyurmuşum ama çok yorgunum. Kendimi yatağa atıyorum. Yorgunluğa rağmen uyumak ne mümkün. Ne olacağım?.. Türkiye’ye dönmek zorunda kalmak beni çıldırtıyor. Bu arada, geçmeye zorladığım kapıları düşünürken bir fikir geldi. İtalya hariç yedi kapı denemişim. O kapılarda olduğum saatlerin sekiz saat ilerilerinde aynı kapıları deneyebilirim. Mesai saatleri sekiz saat olunca yedi kapıyı on dört defa değişik vardiyalarda zorlayabilirim. Bu fikir çok hoşuma gitti. Bir ay da sürse on dört kez denemeden dönmeyeceğim. Bu fikir uykuya dalmamı kolaylaştırdı. Yeni bir umut ve derin bir uyku…

Kahvaltı sonrası resepsiyona telefon yazdırıyoruz. Ali ağabeyi ile görüşecek. Ama önce ben görüşmeliyim. Fabrika ile Almanca konuşmak gerekiyor. Ağabeyi telefona almak o kadar kolay olmayacak. Lobide sohbet ederek bekliyoruz. Resepsiyon sesleniyor;
– Telefonunuz birinci kulübede hazır.
Ağabeyi telefona almak için “ölüm kalım” edebiyatı yapıyorum. Zor da olsa telefona alıyorum. Durumu özetleyip otelin adres ve telefonunu veriyorum.
– Sen gelene kadar kardeşin ve arkadaşı bu otelde konaklayacaklar. Gelir, hesaplarını öder alırsın. Avusturya’ya sokabilirmisin, Türkiye’ye mi gönderirsin bilemem, size kalmış.
Diyor ve telefonu kardeşine veriyorum. Kulübeden çıktığımda Konyalı el çantamı uzatıyor.
– Abi çantanı unutmuşsun.
Garip geliyor. Unutulmuşluk yok. İki adım ilerde sehpada. Resepsiyonu tembihliyorum. Durumu anlatıyorum. “Ağabeyleri gelecek ve hesabınızı ödeyecek” diyorum.
Bizimkilerle vedalaşıp tekrar yalnızlığıma, yoluma koyuluyorum. Değişmiş vardiyalarda aynı kapıları zorluyorum. Gündüz gece devam. Bu arada yakıt alırken bir bakıyorum çantamdan 200 Mark alınmış. Konyalının çantamı getirmesi ve tedirginliği aklıma geliyor. Dönsem, o paranın bir kısmını tekrar yakıta harcayacağım. Ayrıca, onları otelde bulamama riski de var. Vazgeçiyor, lanet okuyorum. Yorgunluk ve uykusuzluk tekrar basmaya başlıyor. Sabahın ilk ışıkları ile daha önce denediğim çok tenha bir kapıya geliyorum. Toprak bozuk bir yol. Alplerin tepesinde sözde bir tünel. Gerçekte mağara. Bu tarafda bir kulübe Yugoslavya, mağaranın diğer tarafı bir kulübe ve Avusturya. Yugoslavya çıkış damgasını alıp mağaraya dalıyorum. Avusturya kulübesinde bir memur, ayakları masada uyuyor. Sabahın sessizliğini benim arabanın motor sesi bozuyor ve memur uyanıyor. İri yapılı, uykudan mahmur memur nazik bir şekilde pasaportumu istiyor. Eğilip plakama bakıyor. Paslı boyaları akmış bir teneke. Sonra aramızda sohbet başlıyor;
– Nereye gidiyorsun?
– Almanya
– Ne iş yapıyorsun?
– Öğrenciyim.
Alaylı bir ses tonuyla,
– Siz de öğrenciden diplomat oluyor mu?
Plakamı kırmızı yazılı görünce alay ediyor. Ben de izin veriyorum.
– Biz de diplomatlık babadan kalıyor. Bebekken, öğrenciyken hep diplomatız.
– Ben gümrük memuruyum. Senin plaka polisi ilgilendirir.
Galiz bir küfür sallıyor
– Gece gelmedi beni yalnız bıraktı, hemen gazla. Almanya’ya kadar durma,
diyor. Ben hemen fırlıyorum. Birden hafifliyorum. Ne yorgunluk kalıyor ne de uykusuzluk. Günlerin çilesi birden yerini mutluluğa bırakıyor.

Hiç konaklamadan Salzburg kapısına geliyorum. Avusturya, ülkeyi terk ettiğim için çıkışımı veriyor. Ama Almanya almıyor. Bugünkü gibi sınır birliği yok maalesef o yıllarda… Beni tampon bölgede tutamayacakları için Avusturya mecburiyetten geri alıyor. Artık tecrübeliyim. Haritamı önüme açıyor Avusturya Almanya kapılarını işaretliyorum. Hepsini üçer kez denemeden vazgeçmek yok. Bu arada paralar da suyunu çekiyor. Yürütülen 200 Mark çok can yakıcı…
Denediğim kapılarda hep aynı sonuç. Para bitmek üzere. Son çare arabayı trene yükleyerek göndermek geliyor aklıma. Salzburg tren istasyonuna geliyorum. Yük gişesi çalışanına “bir hikayem var lütfen dinlermisin” diye başlıyorum. Sağ olsun beni sonuna kadar ilgi ile dinliyor.
– Trene yüklesek de aynı sorun var. Gümrükte indirirler. Kalmayan paranı da boş yere trene verirsin. Madem değişik gümrük kapılarını deniyorsun, buraya 60 kilometre uzaklıkta Braunau var. Şehrin içinden geçen İnn nehri üzerindeki bütün köprüler sınır kapılarıdır. Farklı sınır kapıları için kilometrelerce yol yaparak hem para hem zaman harcama. Bir köprü olmadı öbürünü denersin.
– Çok teşekkür ederim. Deneyeceğim.
– Braunau aynı zamanda Hitlerin doğum yeri. Hala hayranları çoktur. Hikayeni anlatırken plakamı Sırplar çaldı, pis komünistler diye başla. Faydasını görürsün.
Çok teşekkür ederek ayrılıyorum. Bir saatte Braunau’dayım.

İlk bulduğum köprüye dalıyorum. Köprünün bu ucu Avusturya, diğer ucu Almanya gümrüğü. Avusturya’dan çıkışımı alıp köprüyü geçiyorum ve Almanya’dayım. İlk polis değil gümrük memuru yaklaşıyor bana. Bir hikayem var lütfen dinler misiniz diye başlıyor ve makinalı tüfek gibi şakıyorum. Önceden ne diyeceğimi tasarlamış ve o kadar çok tekrarlamıştım ki, su gibi akıyor.
– Pis komünistler Belgrad’da plakalarımı çaldılar. Bir gece nezarette yatırdılar.
Gümrük memuru ilgileniyor. Park yeri göstererek;
– Buraya park et gel, seni şefime götüreyim.
Şef şefine, şef müdüre, müdür bölge müdürüne götürüyor. Ben de hep aynı Hitler edebiyatı.. Bölge müdüründe baltayı taşa vuruyorum. O yıllar Helmut Schmidt başbakan. Sosyal demokratlar iktidarda. Bölge müdürünün Hitlerci olması ihtimali çok zayıf. Durumu kavramam uzun sürmüyor.

Çok güzel dekore edilmiş bir oda. Ben 24 yaşımdayım, karşımda yaklaşık 60 yaşlarında, babacan bir bölge müdürü, Wilhelm Weitzenberger. Duruşunu, tarzını Hulusi Kentmen’e benzetmişimdir. Aramızda hemen bir sohbet oluşuyor. Önce beni sorguluyor. Sonra kendi anlatıyor. Beni oğluna benzetiyor ki, bu benim şansım oluyor. Benim hiç kardeşim yok. Ailenin tek çocuğu ve öğrenciyim. Wilhelm amcanın da tek oğlu var ve öğrenci. Münih’de tıp okuyormuş. Bu duygusallık benim kurtarıcım oluyor ama ardından büyük bir şok geliyor. Wilhelm;
– Plaka polisin işi, bizi ilgilendiren aracın ihraç edilerek Alman makamlarından düşürülmüş olması. Yeniden ithal etmek için senin hakkın yok ancak bir Alman ithal edebilir.
Hiç aklıma gelmeyen bu sorun beni çökertiyor, yanında plaka masum kalıyor. Wilhelm amca, pes etmeden yoğun bir telefon trafiğine giriyor. Ara ara odaya girip çıkan memurlar, imza atmalar ve benimle kısa sohbetler dışında saatlerce benim olayımı çözmek için araştırmalar yapıyor. Ben hep odasındayım. Çok ilgileniyor, kahveler geliyor kahveler gidiyor. O yaşıma kadar böyle bir makamda böyle bir ilgi görmemişim.
Sonunda arabayı kurtarmanın tek yolunun ihracat işleminin iptal edilmesi olacağını buluyor. İhracat Salzburg kapısından yapıldığı için iptalin de orada yapılması gerekiyor. Ama bu imkansız. Orada bana iptal işlemini yapmayacaklarını Wilhelm amca da biliyor. Bir çok telefon trafiği daha ve karar veriyor;
– Risk alıyorum, ihracat iptalini ben yapacağım. Umarım şikayet olamaz.
Direktifini veriyor ve benim işlemim yapılırken ben hala Wilhelm amca ile beraberim. Bu kez telefonla polis müdürünü arayıp, plaka işini nasıl çözeceğimizi soruyor. Herhangi bir araba servisinden geçici servis plakası alarak gideceğimiz yere varana kadar kullanabileceğimizi öğreniyor. Passau kentinde bir servisle telefonda anlaşıyor. Ancak vakit geç. Passau 50 kilometre uzakta ve bu gün yetişemeyeceğiz. Sabah orada olmak üzere sözleşiyor.
Mesai bitti. Wilhelm amca nerede geceleyeceğimi soruyor. Bir otelde diyorum. Diyorum ama otelde yatacak param kalmadı. Araba gümrük parkında olduğu için alamayacağım. Gider bir park da sabahlarım diye düşünüyorum. Birlikte çıkıyoruz. Otele bırakmak üzere beni makam arabasına davet ediyor. Kırmıyorum. Otelin önünde iner bir parka giderim diye düşünüyorum. Tam otel önünde inecekken “bize gelmez misin” diyor. Önce donup kalıyorum. Almanlar evine götürürse otele vereceğin parayı isteyebilir. Her şeye rağmen kabul ediyorum. Para isterse, param kalmadı göndereyim derim. Bu arada temiz bir yatakta uyku çekmek var…

İnn nehri kıyısında, hafif yüksek bir tepe üzerinde bir eve geliyoruz. Ev demeye şahit ister. Tam bir malikane… Evin arakasına dolanıyoruz. Wilhelm amcanın eşi burada. Bir de ne göreyim! Sanki bir hayvanat bahçesi. Bayan Weitzenberger hayvanlara akşam yemeklerini veriyor. Yılan dahil pek çok hayvan…
Tanışma faslı sonrası eve giriyoruz. Bana odamı ve banyoyu gösteriyorlar. Temizlik sonrası salonda buluşacağız.
Salona geldiğimde masada 5 servis görüyorum. Duş yapmak yorgunluğumu nispeten almış. Kendimi dinç hissediyorum. Evde 3 kişiyiz ama 5 servis açılmış. Belli ki iki davetlimiz var. Umarım güzel kızlar gelir diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
O da ne? Masaya iki maymun geliyor. Biri şortlu diğeri mini etekli. Belli ki biri dişi diğeri erkek. Sandalye üzerine zıplayıp tepiniyorlar. Çatal bıçak alıp tabaklara vurarak gürültü ediyorlar. Bayan Weitzenberger mutfakdan bağırıyor;
– Bekleyin. Sabredin. Geliyorum…
Domuz dili ile geliyor. Tabaklarına birer dilim koyuyor. Kıpır kıpır bir vaziyette elleriyle yiyorlar. Ben hayran hayran seyretmekten açlığıma rağmen yemeye başlayamıyorum. Maymunlar çekilince sohbete dalıyoruz. Bu arada Wilhelm amcanın Çek kökenli olduğunu öğreniyorum. Alman olsa bunca iyiliği bana yapmazdı diye düşünüyorum.

Sabah, Wilhelm amcanın kapı arkasından “aufstehen” (kalkınız) kibar sesi ile uyandım. Mükellef bir kahvaltı sonrası Passau’ya araba servisine gidiyoruz. Servisten geçici bir plaka alıp Braunau’ya gümrük parkına dönüyoruz. Bölge müdürlerinin geldiğini gören görevliler seferber oluyorlar. Elimden plakaları kapıp montajlıyorlar. Ve ayrılık zamanı. Wilhelm amcaya borcumu soruyorum. Plakalar için ödediği dokuz Markı istiyor. Evinde konaklamaya bir talebi yok. Bu nasıl Alman!…. Hemen ödüyor ve vedalaşıyorum. Önce bir benzin istasyonuna giriyor ve depoyu dolduruyorum. Kalan paraya iki paket sigara… Daha da beş Fenik bile kalmadı.

Paderborn’da öğrenci olan arkadaşımın yanına gideceğim. Arabayı onunla Paderborn’dan almıştık. Bunu verip, Türkiye’ye girme sorunu olmayan başka bir araç alacağız. Paderborn – Braunau yaklaşık 600 kilometre. Benzini en az yaktığı 90 km/saat hızla seyrederek, yaklaşık 8 saatte Paderborn’da, arkadaşımın kaldığı öğrenci yurtlarının bahçe kapısında benzinim bitiyor ve motor stop ediyor. 18 gün!… Yenilediğim araçla Türkiye’ye dönüyorum. Dönüşüm gidişin tersine, oldukça eğlenceli oldu. Bir başka sefere…
Wilhelm Weitzenberger ile yıllarca yazıştık. O dönemde internet yok. Dönemin mesajlaşma şekli olan kartpostal trafiği… Yıllarca sürdü… Ve sonra benim üst üste attığım kartlara yanıt gelmedi…

Buraya kadar okumuşsanız bir yorum yazarsınız. Beklerim efem!…