HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 5

Görsele dikkat!!.. Çepeçevre çelik dübellenmiş vaziyette. Çünkü, ayaklar dışarı taşıyordu.

Benimle tüm iletişim yollarını kesen, ne alıp ne satan, hiçbir şartta anlaşmaya yanaşmayan, hatta abisi aracılığıyla dahi uzlaşmayı reddeden bir ortak: İhsan Metin.

Öngörülen yatırım bütçesini daha temelde bitirip, işin altından kalkamayacağını anlayınca geri çekilen ve her durumda kendini haklı gören bir mimar.

Bu durumda, ortak tanıdığımız altı arkadaşımı İznik’te toplayarak durumu anlattım. Tek isteğim şuydu:
“Ona gidin ve söyleyin; ayrılma şartlarını kendisi belirlesin, nasıl isterse öyle olsun. Oğuz, koşulsuz olarak bu şartların altına imza atacak.”

Bu grupta Mahmut Çeçen, Yusuf Kaya, Erdal Uygun, Ertuğrul Evcimen, Erkan Civelek ve Neslihan Albayrak vardı. Ancak daha sonra Neslihan’ı yanlarına almamaya karar verdiler. Neslihan’ın gelmesini istemeyenler, sonrasında da yan çizenler oldu.

Geriye kalan beş kişi, Büyükada’daki evinde İhsan Metin’i ziyaret etti ve teklifimi iletti. Sonuçta teklif dediğimiz şey, tamamen onun belirleyeceği bir ayrılma şekliydi. Ancak o buna da karşı çıktı ve şu mesajı verdi:

“Bana bir daha böyle bir şey için gelmeyin.”

Arkadaşlardan biri ona, “Abi, orada çürüyen mallar senin de malın. Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduğunda, İhsan Metin’in cevabı oldukça ilginçti:

“Varsın çürüsün, bende para çok. Onun hayatını karartmak için gerekirse daha da harcarım.”

Şimdi düşünüyorum, benim hayatımı karartacak kadar ona ne yapmış olabilirim?

Tüm inşaat planlamasını kendisi yaptı, ancak çizdiği projeler tutmadı. Hesapladığı bütçeyle işin tamamlanamayacağını fark edemedi. İstinat duvarının temelini bile yanlış hesapladı.

Bunun yanında, lobi ve restoran bölümünün çelik konstrüksiyonları getirildikten sonra yeni bir hata daha ortaya çıktı: Çelikler monte edildiğinde, mevcut yüzeyin dışına taşıyordu. Sonunda, yüzeyi büyütmek için ekstra bir çelik yapı eklemek zorunda kaldılar. Bunu gören herkes İhsan Metin’in mimarlığına haklı olarak saydırdılar.

Aracılar koysam da ayrılmak mümkün olmadığı için sonunda mahkemeye başvurdum ve ortaklıktan çıkma davası açtım. Kaç yıl geçtiğini bile hatırlamıyorum ama ancak şimdi bilirkişi atanıyor.

Bu davanın sonuçlanmasından sonra da beni süründürmek için kesinlikle üst mahkemelere gideceklerinden eminim. Üst mahkemelere itirazlar, duruşmalar, kararlar derken belki bir 10 yıl daha geçecek.

Düşünebiliyor musunuz? Bir insanın ömründen toplamda 15-20 yılın boşa gitmesi…

Ve sırf bu yüzden, birçok yaşamsal projemi hayata geçiremiyorum. Çok yazık!

Tabii ki mahkemeye gidince şahitlere ihtiyaç duydum. Kim olabilirdi şahitler? İhsan Metin’le görüşmeye gönderdiğim arkadaşlar değil mi? Çünkü onun ayrılmaya yanaşmadığını en iyi onlar biliyordu.

Ancak Mahmut Çeçen hariç, hiçbiri şahitlik yapmadı.

Ertuğrul Evcimen’in şahit olmasını zaten ben istemedim ama diğer üç arkadaş, Yusuf, Erdal ve Erkan, tamamen haksız olduğumu düşündükleri için değil, zenginin yanında durmayı tercih ettikleri için mahkemeye gelmediler.

Oysa bu üç kişi, İhsan Metin’i benim aracılığımla tanımıştı. Olaylara birebir şahit oldular. Yıllardır beni tanırlar, hakkımda söyleyecekleri varsa dürüstçe söylesinler! Ama yüzüme karşı tek bir kez bile haksız olduğumu söyleyemediler. Tam tersine, her zaman haklı olduğumu ifade ettiler.

Peki madem haklıydım, neden mahkemeye gelip şahitlik yapmadılar?

Çünkü İhsan Metin’in gönlünü kırmak istemediler.

Çünkü İhsan Metin zengindi.

Dünyanın klasik hali işte…

Hatta Yusuf, önce şahitlik yapmayı kabul etmişti. Ama o akşam Erdal’la ne konuştularsa ertesi gün vazgeçti.

Oysa bir gün önce bana “Elbette abi, çok haklısın. Şahitlik yaparım.” diyen Yusuf, Erdal Uygun’un telkiniyle “zengin tarafında” yer almayı seçti.

Bir de Eyüp Tuncer var, onu da anmadan geçmeyelim. Kendisi mimar ve eski bir arkadaşım. Hafif çelikten inşaat işleri yapıyordu.

İhsan Metin, bungalovların çatısını ahşaptan hafif çeliğe çevirmeye karar verince, ben de Eyüp’ü aradım ve İhsan’la tanıştırdım. Tüm imalatları yaptı, teslim etti ama montajı bile yapılamadan ortaklık krizleri başladı.

Şu anda o malzemeler sahada çürümeye terk edilmiş durumda.

Ama Eyüp’ün hiçbir alacağı yok, parasının tamamını aldı.

Olayların birebir şahidi olduğu için mahkemede şahitlik yapmasını istedim. Ama o da diğerleri gibi yan çizenlerden oldu. Zengin tarafında durmayı tercih etti.

Muhtemelen, “Burada inşaat devam ederse bana daha iş çıkar” diye düşünmüştür.

Ama asıl mesele şu: Bu arkadaşlar mahkemede şahitlik etmeye yanaşmadılar ama benimle özel konuşmalarında hep haklı olduğumu söylediler.

Ne diyebilirim ki? Belkemiği olmayan dostlarımız…

Bu yüzden artık onlarla hiçbir zaman görüşmeyeceğim.

Bir gün Bostancı sahilinde yürürken birisiyle selamlaştım. Yanımdan geçtikten sonra fark ettim ki o kişi Eyüp Tuncer’di.

Tanımadan selam verdiğime hala üzülüyorum…

Bir hafta ara veriyorum. Mahmut Çevik ve İhsan Metin’i yeteri kadar işledik. bundan sonra anekdot/kısa hikayeler ile hayatımdan damlalara devam…

D2

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 4

800.000 dolar olarak öngörülen bir inşaatın, 980.000 dolar harcanmasına rağmen hâlâ temel aşamasında olması ve tamamlanabilmesi için yaklaşık 2 milyon dolara daha ihtiyaç duyması… Özetle, baştaki tahminin 4 katına çıkıyor olması!

Bunu kaç mimar başarabilir? İşte İhsan Metin’in büyük becerisi!

Üstelik işin en enteresan tarafı, her şeye rağmen kendisini hep haklı hissetmesi!

Şimdi aşağıya bir albüm bırakıyorum. Fotoğraflara tıklayarak büyütebilirsiniz. 980 bin dolar harcanmış bir inşaatın hangi aşamada olduğuna siz karar verin.

Peki, başlangıçta hangi bütçeyle yola çıkmıştık? 800 bin dolar!

Kim haklı? elbette İhsan Metin, büyük mimar?!

Tek katlı lobi ve lokanta bölümünün temel demirlerine dikkat!.. Demir ustaları “Abi biz Gölcük’de 20 katlı binanın temeline bu kadar demir harcamıyoruz. Burada zemin kaya ve tek kat. Yazık değilmi bunca paraya” demişlerdi…

Taş ve ahşap nerede? Gören var mı?

Keşif için geldiğimizde hâkim, “Doğal yaşam köyü nerede? Burası uzay üssüne benziyor” demişti. Fotoğraflara bakınca ne kadar haklı olduğu sanırım açıkça belli oluyor.

Şimdi gördüğünüz bu aşamaya kadar 980.000 dolar harcandı. Peki, bitmesi için daha ne kadar gerekir? Bir tahminde bulunun. İşte ben de nasıl bir açmazın içine düştüğümü böylece anlatmış olayım…

İş çıkmaza girince İhsan Metin’e bir teklifte bulundum:
20 dönüm imarlı araziyi (elektriği, suyu, yolu hazır) ona devrediyorum, karşılığında 300 bin dolar istiyorum. Diğer araziler bana kalacak ve bugüne kadar yapılan 980 bin dolarlık harcamalar tamamen onun olacak. En makul ayrılma yöntemi buydu. Çünkü imarlı arazinin bugünkü değeri en az bir milyon dolar.

Önce kabul eder gibi oldu.
Ama 300 bin doları taksitle ödemek istediğini söyledi. Senet vermek istiyordu ama güvenmediğim için abisinin kefaletini talep ettim. Tam cevap beklerken mahkemeden bir tebligat geldi!

İhsan Metin bana ceza davası açmıştı.

Şirketin tek imza yetkilisi olduğum için, inşaat malzemelerini bizzat kendisinin seçmesine rağmen ve ödemeleri fiilen kendisi yapmasına rağmen, faturasız satın alınan bazı ürünleri sanki ben kendi cebime atmışım gibi göstererek belden aşağı vurmayı denedi.

Ama hâkim, “Burası doğal yaşam köyü mü, uzay üssü mü?” diyen aynı hâkimdi.

Sonuç?
Gerçekleri gördü, meselenin farkına vardı ve beni beraat ettirdi!

İhsan Metin, e-postalarımı, mesajlarımı ve telefonlarımı tamamen engelledi.

Onunla artık hiçbir şekilde iletişim kuramaz olmuştum. Peki, ben ne yapmıştım da böylesine sert bir tepkiyle karşılaştım? Bu kadar büyük bir öfkeyi haklı çıkaracak ne vardı? Kendime defalarca sordum, ama mantıklı bir sebep bulamadım.

Bir gün, YUDOSK olarak Sansarak Kanyonu’nda doğa yürüyüşü yapıyorduk.
Olaylar henüz çok yeniydi ve durumu bilen arkadaşlar “Ne yaptınız? Sonuç ne oldu?” diye sordu. Sesimi kontrol edemeyerek, tüm yaşananları büyük bir öfke ve hayal kırıklığıyla anlattım.

Tam o sırada, bizi uzaktan takip eden genç bir hanımefendi –ilk kez görüyordum, adını da bilmiyordum– konuşmam bitince yaklaştı ve şöyle dedi:

“Başkan, bahsettiğiniz kişi sizinle asla anlaşamayacak. Çünkü sizi kıskanıyor.”

Şaşırdım. “Neden beni kıskansın? Bunu nereden çıkarıyorsunuz?” diye sordum.

“Siz yüksek sesle konuştuğunuz için istemeden dinledim. Ama bu söylediğimi yabana atmayın. Çünkü bu benim mesleğim.”

Bu hanımefendi eğer bu satırları okuyorsa, lütfen bana ulaşsın. Çünkü adını bile hatırlamıyorum, ama söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu ancak şimdi anlayabiliyorum.


İhsan Metin beni her yerden engelleyince, abisini aramak zorunda kaldım.

Yüksel Metin’den yardım istedim ve “Nasıl istiyorsa öyle ayrılalım, bu iş uzamasın.” dedim.

Birkaç gün sonra, Yüksel Metin beni geri aradı:

“Oğuzcuğum, neler olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Kardeşimle aramı bozmak istemiyorum. Lütfen beni bağışla.”

Abisi bile çözümsüz kalınca, ortak tanıdığımız 6 kişiyi devreye sokmaya karar verdim. Onlarla İznik’te bir araya geldik ve İhsan Metin’le görüşmelerini istedim.

İzninizle, bu da yarının konusu olsun.

Buraya kadar okuyan dostlardan yorumlarını bekliyorum. Yorumlarınız, yazmaya devam etmem için en büyük motivasyonum olacak.

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 3

“Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.”

Mahmut Çevik, Çinlilerden 500 milyon dolar almıştı. Oysa %50’sini sattığı Ocak, 10 milyon dolar bile etmezdi. Peki, bunu nasıl başardı? Bir otobüs dolusu Çinli bürokratı İstanbul’a getirip yemleyerek… Üstelik bu işi benim şirketimi kullanarak yaptı. Bugün bile çilesini çektiğim sıkıntıları yaratırken, kendisi Türkiye’nin en lüks otellerinden biri olan CVK Park Otel’i inşa etti.

Bana yalnızca bir buçuk milyon Türk lirası borç verseydi, bugün 12-13 yıldır içinde bulunduğum sıkıntıları yaşamayacaktım. Tüm bu çilenin müsebbibi Mahmut Çevik olmasına rağmen, çeken ben oldum ve hâlâ da çekiyorum. Çilem henüz bitmiş değil…


İhsan Metin mimardı, aynı zamanda Amerikan vatandaşıydı. Onun annesi, bizim de annemiz gibiydi. İkiz çocuklarım, teyzemizin yaptığı ketelerle büyüdü. Aile, Tunceli kökenliydi ama Tunceli olaylarından sonra Erzincan’a yerleşmişlerdi ve Erzincan nüfusuna kayıtlıydılar.

Büyük abi Diş Hekimi Yüksel Metin, Kartal’da tanınan bir isimdi. Ailenin kızı Nuray Metin ise o zamanlar çiçeği burnunda bir doktordu. Anneleri, çocuklarımla kendi torunları gibi ilgilenirken, Nuray da çocuklarımın tek doktoruydu. Hemen hemen her gün bir aradaydık.

Evin diğer oğlu İhsan Metin Amerika’da yaşıyordu. İstanbul’a birkaç kez geldiğinde görüşmüştük ama aramızda bir samimiyet oluşmamıştı.

Ben Azerbaycan’da çalışırken, İhsan Metin’in de Azerbaycan’da olduğunu öğrendim ve orada birçok kez görüştük. İlk geldiği günlerde, küçücük bir dükkânda, gazete kâğıtları üzerinde yatıyordu. Azerbaycan’a bu kadar yoksul bir şekilde başlamıştı.

Zamanla, Yaşar Grubu’nun beni zora sokmasıyla ben Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kaldım. Aradan yıllar geçti ve İhsan Metin yeniden ortaya çıktı. Ama bu kez, Büyükada’da 10 milyon dolar değerinde bir malikaneye sahipti ve para içinde yüzüyordu.

Ancak Azerbaycan’dan adeta kovulmuştu. Hatta Interpol tarafından kırmızı bültenle aranıyordu. Türkiye’de yeteri kadar tanıdığı olmadığından, en çok ilişki kurduğu kişi ben oldum. Yaşadıklarını sabahlara kadar bana anlatıyor, ben de kendi aklımca çözümler üretmeye çalışıyordum. İhtiyacı olan avukatları ben yönlendirdim ve İhsan Metin’in olaylarıyla direkt ilgilenen kişi ben oldum.

İhsan Metin, 25 milyon dolarlık bir ihale aldığını ve bir malikane yaptığını anlatıyordu. Malikanenin sahibi, Civanşar Fevziyev’di. İhsan’ın anlattıklarına göre, Fevziyev bir mafya lideriydi ve ona kafayı takmıştı. Azerbaycan’da yaşaması artık imkânsız hale gelmişti. Üstelik peşinde açılmış davalar ve icra dosyaları vardı. O dönemde bana bunları anlattı ve ben de yardım etmeyi kendime görev bildim.

Ticari mahkemeler ve icraların Interpol aracılığıyla arama sebebi olamayacağını düşünüyordum. Ancak olayın boyutu sonradan ortaya çıktı.

İhsan Metin’in yaptığı inşaat, her ne kadar Civanşir Fevziyev’in malı gibi görünse de, muhtemelen First Lady’nin eviydi. Ortaklık sona erip olay mahkemelere taşınınca gerçekleri araştırmaya başladım. Ve gördüm ki, bana anlatılan her şeyin tam tersi doğruymuş.

Civan1

İhsan’ın “mafya lideri” dediği Civanşir Fevziyev, aslında Azerbaycan’da beyefendi, kültürlü ve saygın bir milletvekili olarak tanınıyordu.

İstanbul’daki Civanşir Fevziyev’in avukatıyla görüştüğümde, şok edici bir gerçeği öğrendim. İtalya’dan mermer getirilmişti ve metrekare fiyatı “CİF Bakü” 120 dolardı. Ancak faturaya fazladan bir sıfır eklenerek 1200 dolar olarak gösterilmişti!

Bu durumu öğrenince, İstanbul’dan tedarik edilen diğer inşaat malzemecilerini araştırmaya başladım. Şantiyeyi terk ettikten sonra bıraktığı evraklar arasında tedarikçilerin isimlerini buldum. O isimlerden biriyle iletişime geçtiğimde, daha adını duyar duymaz telefonda feryat ederek şunları söyledi:

“Bana bir daha ondan bahsetme! Onun yüzünden kalp krizi geçirdim!”

Bu sözler, olayın vahametini daha da ortaya koydu. Tedarikçilerin faturalarına da fazladan sıfırlar eklenmişti.

Sonuç olarak, bir dükkânda gazeteler içinde yatarak hayatını sürdüren bir mimar, kısa sürede parayı bulmanın yolunu öğrenmişti. Ve üç-beş yıl içinde sıfırdan 25-30 milyon dolarlık bir servet sahibi olmuştu.

Bunun sadece mimarlık yaparak mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz.

Daha önce de duyduğum bir bilgi vardı:
Yapı Kredi’de 7 milyon dolar nakit parası vardı ve Azerbaycan’dan açılan icralar nedeniyle üzerine tedbir konulmuştu.

Bütün bunlar bana özlü sözün ne kadar doğru olduğunu hatırlattı:
👉 “Çok laf yalansız, çok para haramsız olmaz.”

O sırada Mahmut Çevik yüzünden benim doyak projem de zora girmişti ve bir ortak arıyordum. İhsan Metin, ortak olmak istediğini söyledi. Bu beni çok memnun etti çünkü çocuklarımı büyüten, “teyzem” dediğim kadının oğluydu. Bütün aileyi çok seviyordum.

Ancak, hayatımın en büyük hatasını burada yaptım. Doyak projesinden kâr elde etmekten çok, orada dostça bir yaşam kurmayı hedefliyordum. Aileye olan samimiyetimden dolayı ortaklığı %50-%50 olarak kurdum. Eğer %51 hisseyi kendime ayırsaydım, şu an 7-8 yıldır süren mahkemeler olmayacaktı. Hep güvendim, hep yandım…

Ortaklık kurulduktan sonra, İhsan mimar olduğu için projeyi değiştirmek istedi. Buna aslında hak veriyordum. Ancak benim talebim, her şeyin taş ve ahşaptan yapılmasıydı.

İhsan’ın ilk tasarladığı projede, her bir bungalov 100 metrekareydi ve odaların içinde birer iç bahçe bulunuyordu. Bu bahçelere incir ağacı dikmeyi planlamıştı.

Bunu duyunca sordum:
“Neden incir ağacı?”

Bana şu cevabı verdi:
“Çünkü incir ağacı çok seksi bir ağaç.”

Gülerek ama ciddiyetimi bozmadan şunu söyledim:
“Biri sana sıkıntı yaşattığında, ‘Ocağıma incir ağacı dikti’ derler. Neden biliyor musun? Çünkü incirin kökleri, binanın temellerine büyük zarar verir. Sen odanın tam ortasına incir dikerek, şimdiden binalara bir bomba yerleştiriyorsun.”

Ayrıca, 100 metrekarelik bir bungalov odanın gereksiz büyük olduğunu söyledim. Zar zor ikna ederek 60 metrekareye indirmeyi başardık.

Ancak, en büyük hayal kırıklığım, taş ve ahşap ağırlıklı olmasını istediğim projenin tamamen beton ve çelikten yapılmasıydı.

İtiraz ettim:
“Ahşap nerede?”

Verdiği cevap ise beni daha da sinirlendirdi:
“Ahşapla kaplayacağız.”

En sevmediğim şey, ahşabın sadece kaplama olarak kullanılmasıdır. Gerçek ahşap inşaat ile kaplama ahşap aynı şey mi?

Bunun için iki tır dolusu büyük ahşap getirildi. Ve şu an, o ahşaplar hâlâ orada çürümeye terk edilmiş durumda…

İnşaat başlamıştı ama her gün ayrı bir dert, her gün ayrı bir ızdırap…

Sevgili mimarımız, kafasına göre enteresan işler yapıyordu. Örneğin, ahşap olması gereken lobinin taşıyıcı sistemi bir anda ağır çeliğe dönüşmüştü.

Çelikler vinç yardımıyla yerleştirilmeye başlayınca hayretimi gizleyemedim. Hani her şey ahşap olacaktı? diye sordum.

Verdiği yanıt ise tam bir klasik:

“Sonradan hesap yaptım, ahşap taşıyamayacak gibi göründü. O yüzden çelik düşündüm, üstüne ahşap kaplayacağım.”

Bu yetmezmiş gibi, çeliklerin boyu tam 7 metreydi! Akıl alır gibi değil…

“Peki, nasıl ısıtacaksın bu devasa yapıyı?” diye sordum.
Tabii ona da bir cevabı vardı:

“Son teknoloji ısı pompası kullanacağız. Yere kuyular açarak ısı elde edeceğiz.”

Mahkeme keşif yapmaya karar verdi. Keşif ekibiyle birlikte minibüse bindik ve araziyi göstermek için yola koyulduk.

Arazinin içinde indik ve hakim, ağır çeliklerin yükseldiği devasa lobiyi görünce bana döndü:

“Siz bir doğal yaşam köyünden bahsediyordunuz… Nerede?”

Bu soruya şaşırdım. Sonuçta arazinin içindeydik ve burası doğal yaşam köyüydü!

Şaşkınlığımı fark eden hakim, kendisi yanıtladı:

“Burası doğal yaşam köyünden çok, uzay üssüne benziyor.”

Bu yorumu o kadar beğendim ki hemen karşılık verdim:

“İşte benim sorunum da bu, Hakim Bey!”

Mimarımız, her işi önce planladığı gibi değil, sonradan değiştirdiği gibi yapıyordu. Her seferinde yanlış hesaplamış, eksik düşünmüş, sonradan fark etmiş ama asla hatasını kabul etmemişti.

Mimarın en büyük hatalarından biri de hafriyat işleri sırasında yaşandı.

Hafriyat ekibine, iki blok arasına istinat duvarı yapmak için 70 santim temel açmalarını emretti.

Hafriyatçı arkadaş, pratik bilgisiyle bunun yetersiz olacağını söyledi:

“Abi, burası en az 1.5 metre temel ister. 70 santim çok az!”

Ama mimar, bu uyarıya sert tepki verdi:

“Mimar sen misin, ben mi? 70 diyorsam 70 olacak!”

Ertesi gün, araziye gelip kazılmış temele baktı ve şaşkınlık içinde sordu:

“Bu neden bu kadar dar?”

Hafriyatçı sakin bir şekilde yanıtladı:

“Abi, dün 70 santim demiştiniz, 70 santim açtık.”

Ama mimar, sözünü yememek için çark etti:

“Hayır! Ben 70 santim değil, 170 santim demiştim!”

Belli ki akşam dersini çalışmış, 70 santimin yetmeyeceğini anlamıştı. Ama 1.5 metre diyemedi çünkü 70 ile 170 kelime olarak uyumluydu ve hata yaptığını kabul etmek istemedi.

Mimar İhsan Metin, ortamda bana övgüler düzüyor, Azerbaycan’dan geldiğimde dert ortağım olduğunu, avukatlardan daha çok sorunlarıma çare aradığımı söylüyordu. Üstelik beni YUDOSK ve doğa yürüyüşleriyle tanıştırdığını belirterek, “Sağ olasın, var olasın” gibi cümleler kuruyordu.

Bu arada, inşaat giderleri planladığımızın çok üzerine çıkmıştı. Benim bütçem belliydi, ama o harcamaya devam ediyordu. Üstelik bana, “Senin için de ben harcama yaparım, sen bana borçlanırsın” gibi sözler söylemeye başladı. Buna itiraz ettim:

“Borçlanmak istemiyorum. Hayatımın bu evresini burada dostlarımla şarap içerek geçirmek istiyorum.”

Ancak, işi yapan o olduğu için harcamalar konusunda çok da etkili olamıyordum. Kavga etmemek adına, “Tamam, inşaat sırasında ne yapıyorsan yap, mimar sensin. Ama her şey bittikten sonra buranın işletmesine seni karıştırmam. Görüyorum ki bu konuda anlaşma şansımız çok zayıf.” dedim.

Bir gün aniden, “Paramız bitti. Biraz hisse sat, para getir” dedi. İşte o an, içime attığım tüm sıkıntılar patladı. Çünkü bu söylediği, birine kızıp “Git istersen kendini sat, paramı getir” demekten farksızdı. Artık işi sonlandırmak istediği çok açıktı.

Başlangıçta toplam yatırımın 800 bin dolar olması gerekirken 980 bin dolar harcanmış, ama hala temel aşamasındaydık. “Ben yaparım, sen bana borçlanırsın” derken, muhtemelen bütçeyi 200 bin dolar aşsak, bana 100 bin dolar borçlansa sorun olmaz diye düşünüyordu. Ama inşaatın tamamlanması için en az 2 milyon dolar daha gerekiyordu. 1 milyon dolar borçlanmam, benim bu parayı asla ödeyemeyeceğim anlamına gelirdi.

Bunu fark ettiği gün, noktayı koymak istediği çok açıktı.

İhsan Metin bir günlük değil. Devamı var… Buraya kadar okuyan bir yorum yazar herhal…

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM 2

2013’ten beri, tam 12 yıldır çektiğim sıkıntıların tek sorumlusu Mahmut Çevik’tir.

Beş şirketten oluşan mütevazı bir grubum vardı. Bir şirket Ankara’da, bir şirket İzmir’de ve üç şirket İstanbul’da faaliyet gösteriyordu. İki ana alanda çalışıyordum:

  1. Karel telefon santralleri: Türkiye çapında örgütlenmiş bir bayi sistemiyle satış ve teknik servis hizmeti veriyordum.
  2. Oto tamir boyaları: Yaşar Grubu’nun oto tamir boyalarını, Sovyetler Birliği’nden ayrılan tüm cumhuriyetlere tek satıcı olarak sevk ediyordum.

Önce, Karel yapılanmasını değiştirerek beni sistem dışına ittiler. Bu ayrı bir hikâye ama şimdilik konudan sapmayalım.

Sonrasında, Yaşar Grubu büyük bir nakit krizine girdi. Yaşar Banka’a el konulmasıyla birlikte hammadde temininde zorlandılar ve oto tamir boyası üretimi durdu. Oysa her şeye rağmen fabrikayı çalıştırmak mümkündü. Ancak, boya kimya grubunun başkanı ve aynı zamanda Selçuk Yaşar’ın damadı olan Ahmet Yiğitbaş’nın gururu, hırsı ve basiretsizliği yüzünden hiçbir şey yapılamadı. Bu da gerçekten özel bir hikâye olur ama dediğim gibi, bugün konudan kopmayalım.

Kısacası, Karel ve Yaşar Grubu’ndan yediğim darbeler sonucunda tüm şirketlerimi kapatmaya ve emekliliğe geçmeye karar verdim. İşte tam bu aşamada, Çinlilerle krom madeni ortaklığı için görüşen Mahmut Çevik devreye girdi ve şöyle dedi:

“Abi, Çinlilerle kendi şirketim üzerinden ortaklık kurmak istemiyorum. Sen nasıl olsa şirketlerini kapatıyorsun. Ana şirketin olan Ultek A.Ş.’yi bize devret. Sadece devir yapacaksın, kapatmaktan çok daha kolay.”

Mantıklı geldi ve öyle yaptık. Yanılmıyorsam o sırada yıl 2007 ya da 2008’di. Bu arada 2013’e kadar zaman aktı ve bu süre içinde benim yaptığım şey, Bursa’nın İznik ilçesine yerleşmek ve burada bir doğal yaşam köyü kurmak üzere aldığım arazi üzerine, daha doğrusu tarla üzerine, kırsal turizm imarı almak suretiyle kırsal turizme yönelik bir tatil köyü kurmaktı.

Ana fikir, tamamen taş ve ahşaptan oluşan yapılarla konaklayacak olanların doğa sporlarıyla meşgul olacağı bir merkez haline getirmekti. Çünkü şirketlerimi kapattıktan sonra kendimi doğaya, tabiri caizse dağlara vurmuştum ve bu nedenle de kısa adı YUDOSK olan, açılımı “Yeni Ufuklar Doğa Sporları Kulübü”nü arkadaşlarımla birlikte kurdum.

DOYAK, Doğal Yaşam Köyü’nü ortaksız bir şekilde oluşturmak niyetindeydim. Kırsal turizm imarı alırken TKDK, yani Avrupa Birliği fonları ile tanıştım. Dolayısıyla %50 hibe desteği almak üzere projeyi kendime göre büyüttüm. Ancak fonlar, iş bittikten sonra alınabildiği için kendi sermayem yeterli olmadığından Halk Bankası’ndan kredi çıkarttım. Fondan gelen parayı da oraya ödemek üzere projeler hazırlandı, inşaat ruhsatı alındı.

Tam kazmayı vuracağız ki Halk Bankası üzerimde icra olduğunu bildirdi. Oysa icralık hiçbir olayım yoktu. Araştırdık ve karşımıza Mahmut Çelik’in devraldığı ve Çinlilerle ortaklık kurduğu şirketin Toros Elektrik’e 560.000 Türk Lirası borcu olduğu çıktı. Yetkililer, borcu tahsil edecek yeteri kadar muhatap bulamadıkları için şirketin eski yönetim kurulu başkanı olarak bana da tebligat çıkarmışlardı.

Tebligat elime geçtiğinde Mahmut Çelik’e götürdüm ve gereğini yapmasını istedim. “Avukatlarıma vereceğim, itiraz edecekler.” demişti. Ama öyle olmadığı, icrayı yedikten sonra anlaşıldı.

Süresi içinde itiraz edilmediği için icra kesinleşmişti. Tabii hemen Mahmut Çevik’e gittim.

Bu arada Mahmut Çevik, Çinlilerden aldığı yüklü parayla İstanbul Gümüşsuyu’ndaki, yıllarca terk edilmiş ve inşaatı yarım kalmış Park Otel’i satın almış ve İstanbul’un en büyük, en lüks otellerinden biri olan CVK Park’ı yapmıştı.

Mahmut ile otelde buluştuk. Teklifim çok açıktı: Devrettiğim şirket nedeniyle hiçbir günahım olmadığı halde icra yediğim için sorumluluğu üstlenmesini, icra kalktıktan sonra serbest bırakılacak olan kendi öz sermayemi ve Avrupa Birliği’nden gelecek fonları ona ödemek üzere bana borç vermesini istedim.

Verdiği cevap çok enteresandı:
“Oğuz ağabey, ticarette kâr da vardır, zarar da. 

Gerilmemek mümkün değil.”

Ama ben Mahmut ile ticaret yapmadım ki! Onca yıl haftanın üç-dört günü akşamları aynı masada oturup yemek yediğimiz, belki de sırtımı dayayabileceğim insan olarak gördüğüm Mahmut Çevik, görüşmediğimiz iki-üç yıl içinde bu kadar yabanileşmiş ve beni harcamayı kendisine uygun bulmuştu.

Tabiri caizse insanlık dışı bir şey! Çünkü ben ona hiçbir kötülük yapmadım ama onun kusuru yüzünden başıma gelmeyen kalmadı. Bugün dahi, 12 yıldır bu ızdırap içinde yaşıyorum. 12 yıl, dile kolay! İnsan ömründen 12 yılın nasıl geçtiğini bir düşünün lütfen! Mahmut Çevik yüzünden heba edilmiş bir 12 yıl…

Tabii benim de kusurlarım az değil. Mahmut’tan umudu kesince, Avrupa Birliği fonlarını da kaçırmamak için ortak arayışına girdim. Çünkü danıştığım avukatlar, haklı olduğum için davayı kazanacağımı ama kesinleşmiş icra olduğu için mahkemenin bir buçuk ila iki yıl süreceğini söylemişlerdi.

Bu süreyi boş yere harcamaya niyetim yoktu ama keşke mahkemeye gidip o iki yıla katlansaymışım. 10 yıl önce mahkeme bitmiş olurdu ve ben 8-10 yıldır Doğal Yaşam Köyü’nü çalıştırıyor olurdum!

Oysa ortak almakla büyük bir hata yaptığımı sonunda anladım. Mahmut Çevik’in bu samimiyetsiz aymazlığı beni bugünlere getirdi ama aldığım ortak da üstüne tuz biber ekti!

Bu da yarının konusu olsun…

Ama bu arada şunu da belirtmeden geçmek doğru olmaz. Şirketi devrettiğimde, onlar genel kurul yapıp yeni yönetim kurulu seçerek imza yetkisi oluşturmak için uğraşıyorlardı. Bu sırada Çinlilerle ortaklık kurulmuştu.

Bir gün, Garanti Bankası Mecidiyeköy Stadyum Şubesi’nden arandım ve davet edildim. İmzamın gerektiğini söylediler, çünkü şirketin tek imza yetkilisi hâlâ bendim.

O anda öğrendim ki Çinlilerin yatırdığı para, telaffuz bile edemeyeceğim kadar yüksekti ve işlem benim tek imzama bakıyordu. Eğer onlar gibi iki yüzlü ve hain olsaydım, o paraları alır, dünyanın başka bir ucuna kaçar ve paşalar gibi yaşardım.

Buradan şu sonuç çıkıyor: Ben kendimi 500 milyon dolara bile satmadım, ama Mahmut Çevik kendi değerini bir buçuk milyon Türk lirasında buldu. İşte aramızdaki fark…

Toros

Bu arada iki yıl sonra kazandığım icranın belgesini de buraya bırakayım. Birileri görsün.
Çinliler ocağın değerinin ödedikleri paranın çok çok altında olduğunu öğreniyor ve ticari defterleri de alıp gidiyorlar. Peki Mahmut Çevik icralardan nasıl yırtıyor?

İşte olay bu!.. Her şey önceden planlı. kendini garantiye almış. Varsın Oğuz yansın…

HEP İNANDIM HEP YANDIM

HEP GÜVENDİM HEP YANDIM

Belki geç kaldım ama başlamak, bitirmenin yarısıdır. Bugün yaşanan olaylar beni o kadar etkiledi ki artık her gün olmasa bile iki üç günde bir yaşadıklarımdan parçalar yazmaya karar verdim. Bunlar bütünleşince belki ileride bir kitap haline gelebilir. Ülkemde artık okuma alışkanlığının dibe vurduğu bir dönemdeyiz; kitap ne işe yarayacak bilemiyorum. Ama en azından yapmam gerekeni yapmak istiyorum. Gerçek isimleri kullanacağım, işine gelmeyenler beni mahkemeye verebilir. Olayları ve zamanları doğru aktaracağım için hiçbir korkum yok.

İbrahim Sungur, dünyaya bakışımız tamamen zıt olsa da pozitif enerji aldığım ender insanlardan biridir. Beni arkadaşlarıyla tanıştırırken, “Komünisttir ama abimdir,” cümlesiyle kendine bağlamış ve yıllarca süren bir dostluğumuz olmuştur. Zaman zaman ortaklıklarımız da oldu. Ancak hiç anlayamadığım bir anda her şey bozuldu.

Şimdi fark ediyorum ki sağcılar kandırmakta, solcular ise kanmakta ustadır. Mafyatik yöntemlerle çözdüğü bazı problemlerim olmadı diyemem; bunu inkâr etmiyorum. Ancak benim de ona sunduğum olanaklar azımsanacak gibi değildi. Oğlunun eğitimini aksatmaması için gerekenleri yapmaktan tutun, kendisinin üniversite mezunu olmasını sağlamaya kadar pek çok konuda destek verdim.

En çarpıcı örneği vermek gerekirse, Bulgaristan’a gitmiştim ve yeni aldığım Grand Cherokee Jeep ile Sofya’daki Expo Otel’de konaklıyordum. Ancak otelin kapalı garajından aracımı çaldılar. Aracımla gittiğim Bulgaristan’dan araçsız dönüşüm başlı başına ayrı bir hikâye olabilir.

İbrahim Sungur ile ilgili kısma gelirsek… Bir gün beni telefonla aradı:
— İbrahim, nasılsın? diye sordu.
Ben de:
— Kötüyüm, dedim.
— Neden? diye sordu.
Ben de espriyle cevap verdim:
— Arabam yok, param yok, karım yok. İyi olmam için sebep de yok!

Haftalar sonra kapımı, adeta manken gibi iki kadın çaldı. “Aşağı gelir misiniz? Size bir şey getirdik,” dediler. Önce tereddüt ettim. Kamera şakalarını hiç sevmem. “Lütfen böyle bir şey yapmaya kalkmayın,” dedim. Ama ısrarla aşağı inmemi istediler. Israrlarına daha fazla dayanamayarak indim.

Dışarıda bir Volkswagen Touareg duruyordu. Kadınlardan biri kapıyı açarken diğeri direksiyona geçti. Ön koltuğa oturdum, diğer hanım ise arka koltuğa geçti. Derken arkadaki konuşmaya başladı:

— Siz bir gün bir arkadaşınıza, ‘Param yok, arabam yok, karım yok,’ demişsiniz. İşte arabanız burada! Para olarak da bu çeki buyurun. Karı olarak ise biz ikimiz geldik!

Harika bir mizansendi, düşünebiliyor musunuz? Benim o günkü esprili feveranımı İbrahim Sungur, gerçeğe dönüştürmüştü! Arabayı bana göndermişti, çek ise tamamen bir mizansendi—üzerinde bir milyon dolar yazıyordu ama elbette öyle bir çek yoktu. ‘Karı olarak biz ikimiz geldik’ diyen hanımlar ise manken ve dizi oyuncularıydı. Rolleri de mükemmel oynamışlardı.

Araba bana gelmişti ama maalesef taksitlerini ben ödedim! Bana yapılan bu jest o kadar tatlıydı ki taksitleri ödemek hiç problem değildi. Önemli olan, İbrahim’in bana yaptığı incelikti. İşte biz böyleyiz; çabucak kanarız. İnanmak, güvenmek ve kanmak konusunda üstüme yok. Pişman mıyım? Hayır. Güvenmeden yaşamak mümkün değil. Yine sorun yaşarım belki, ama yine de güvenirim.

Yaşananlar o kadar uzun ki uzun uzun yazmak istemiyorum. Çünkü artık kimse uzun metinleri okumuyor. Kısa cümlelerle belirttiğim bölümler, meselenin bütününü aydınlatıyor zaten.

İbrahim aracılığıyla tanıdığım bir iş adamı var: CVK Holding’in kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Mahmut Çevik. Eğitim seviyesi tam olarak bilinmiyor; ilkokul mezunu, belki ortaokul ama kesinlikle lise değil. Kariyerine tır şoförü olarak başlıyor. Önce tırlarda şoförlük yapıyor, ardından kendi tırını alıyor ve zamanla mermer ocaklarına yatırım yapmaya başlıyor. Daha sonra krom ocaklarına yöneliyor ve sonunda Türkiye’nin en büyük krom tüccarlarından biri haline geliyor.

Ürettiği kromu ağırlıklı olarak Çin’e satıyor. Derken, Çin hükümeti Mahmut Çevik’in Toroslar’daki krom madenlerinden birine talip oluyor. Mahmut Çevik, tümünü satsa 10 milyon dolar etmeyecek olan ocağın sadece %50’sini 500 milyon dolara Çin’e devrediyor.

Bu da ikinci hikaye… Eğer buraya kadar okuduysanız, ikinci bölüm geliyor. Az sonra…

DÖRT NEFER 17 GÜN DEVRİ YAYLALAR VE ŞEHİRLER

Bu defa Türkiye içinde bir geziye çıkma kararı aldık ve İznik ADD Şube Başkanı olan arkadaşımız Ergün Balaban ve eşi Nuray Balaban’ı da dahil ederek 4 kişi gidiyoruz. Amacımız Karadeniz yaylaları, ama daha sonra iç bölgelere girerek bazı şehirleri gezmek… İlk hareketimiz İznik’ten Yozgat’ın Sorgun Bahadın kasabasına olacak. Bahadın, benim doğduğum, çocukluğumun geçtiği köy. Orada, daha önce babama ve anneme bakan arkadaşımızın, Deniz’in düğünü var. Önce düğüne katılacağız, annemi göreceğiz ve daha sonra Tokat üzerinden yukarı çıkarak Karadeniz yaylalarını tek tek gezeceğiz. Bu defa amacımız, önceki gittiğimiz yaylalardan ziyade yeni yaylaları keşfetmek ve onlar hakkında bilgi sahibi olmak. Özelliklerini tanımak istiyoruz. Gerçi Karadeniz’in bütün yaylaları çok güzel ve çok özellikli, ama yine de dokusu bize uyanları seçmeye çalışacağız ki daha sonraki ziyaretlerimizde öncelik tanıyabilelim.

Ballıca3

Bahadın’dan çıktıktan sonra ilk durağımız, Tokat’ın Ballıca köyündeki Ballıca Mağarası olacak. Ballıca Mağarası için okuduklarımız gerçekten doğru; Türkiye’nin en önemli mağarası olduğu gezerken anlaşılıyor. Aldığımız bilgiye göre, kendi kategorisinde dünyanın 8 harikası olmaya adaymış. Bunu hak ettiğini düşündük. Gezimiz bittikten sonra, güzel bir mağara gezmiş olmanın zevkiyle yola revan oluyoruz.

İlk konaklayacağımız durak olarak Perşembe Yaylası’nı planladık. Ancak, Perşembe Yaylası’nı hiç sevmiyoruz; tam bir şehir olmuş ve bir de festival varmış. Festivalden ziyade, duman ve et kokuları içinde bir kalabalık yığını. Bu nedenle, Perşembe Yaylası’ndan vazgeçerek yolumuza devam ediyoruz. Bu durumda, konaklayacağımız yer Ordu olacak. Ordu’da kendimize yol kenarında karavanı bırakabileceğimiz güzel bir mekan seçtikten sonra, Ordu’nun olmazsa olmazı, yani teleferikle çıkılan Boztepe’yi ziyaret ediyoruz. Akşam yemeğimizi de burada, manzara eşliğinde yiyoruz.

Boztepe 1

Biz karavanda, Balabanlar ise araç üstü çadırda olmak üzere ilk gecemizi Ordu’da bu güzel mekanda geçiriyoruz. Yola ve denize yakın, ikisinin ortasında, yan yol denilebilecek ama ağaçlı ve gölgelik güzel bir yer. Sabah kahvaltımızı da burada, neredeyse kaldırımda yapıyoruz ve gelip geçen insanlarla selamlaşıyoruz. Kahvaltı sonrası yola devam ediyoruz.

Giresun Kalesi 1

Hedefimiz Giresun. Giresun’da Giresun Kalesi’ni ve Topal Osman’ın mezarını ziyaret etmeden geçmek olmaz diyoruz. Ayrıca kale yüksekçe bir yerde olduğu için, Giresun’u da Ordu’daki Boztepe’de olduğu gibi yukarıdan seyrediyoruz.

Atatürk Evi3

Fazla vakit kaybetmeden hareketimiz Trabzon olacak. Günlerden pazartesi, Atatürk’ün müzesini, Trabzon’da konakladığı evi ziyaret etmek istiyoruz. Ancak bir tereddütümüz var: Pazartesi günleri genellikle müzeler kapalıdır. Burada konaklayacağımız zaman önce bir görmek istiyoruz; acaba müze açık mı değil mi ya da salı günü sabah kaçta açılıyor? Bu bilgileri edindikten sonra, sabah vakitlice gelebilmek için bir plan yapıyoruz. Ne görelim, müze açık ve çok kalabalık! Bu kadar kalabalık bir ziyaretçisi olduğunu önceden tahmin edememiştik doğrusu. Tabii Atatürk’ün evini, müzesini bu kadar insanın ziyaret ediyor olması bizi ziyadesiyle memnun etti.

Atatürk Evi ziyaretinden sonra, geceyi geçirebileceğimiz yer olarak Sera Gölü çevresine uğradık. Göl kıyısında park edebileceğimiz ve konaklayabileceğimiz oldukça geniş bir alan bulduk. Karavanımızı orada bırakarak akşam şehri gezmeye çıktık. Tekrar döndüğümüzde etrafımız alkol alan gençlerle kalabalıklaşmıştı. Demek ki akşamları bu mekan, alkol kaçamağı yapılan bir yer. Tabii bu nedenle, Ergün hocam geceyi huzursuz geçirdiğinden sabah uykusunu alamamış olarak kalktı. Ancak her şeye rağmen konaklamak için güzel bir mekandı. Teker döndü, yola devam edildi.

Fırtına
Şenyuva Köprü

Hedefimiz Çamlıhemşin yaylalarıydı. Önce Çamlıhemşin’de birkaç gün ihtiyacımızı karşılayacak şekilde alışverişimizi yaptık. Sonra karavanı 3 gün boyunca bırakacağımız Çat Vadisi’ne hareket ettik. Çat Vadisi’ne giderken, yol üzerindeki Şenyuva Köprüsü ve Zil Kale’yi ziyaret ederek

Zilkale

Muco’nun yerine yerleştik. Muco, daha önce YUDOSK’ta yönetimde birlikte çalıştığımız arkadaşımız. Burada kendi konakladığı bir mekanı ve kafe tarzı bir yeri var. Kafenin yan tarafına karavanımızı 3 gün bırakmak üzere park ettik.

Muco, “Kaçkarlı Viking” takma adıyla sosyal medyada oldukça bilinir bir arkadaşımız. Yaylaları ve Fırtına Vadisi’ni çok iyi bilen, bu bölgede rehberlik yapan ve kışları Fırtına Deresi’nin buzlarını kırıp suya girebilen bir Viking. Bu arada Şendoğan ile tanıştık. Şendoğan, Muco ile çalışıyor. Şendoğan’a ve Muco’ya selam olsun.

Hostel Viking

Tahpur Yolu

Çat Vadisi’nde konakladığımız 3 gün boyunca gezdiğimiz yaylaları sıralayacak olursak, önce çok merak ettiğim, daha önce hiç görmediğim ve Karadeniz’in en yüksek yaylası sayılan Tahpur Yaylası’na çıkmak için yola çıktık. Tahpur’un İşlek Yolu İncesu üzerinden gelen bir yoldu; bizim gittiğimiz istikamet ise çok kullanılan bir yol değildi. Bu nedenle Ranger’ımızın gücü sayesinde Tahpur’a ulaşabildik. Ne yazık ki çok fazla sis vardı, bu nedenle yeteri kadar manzara göremedik.

Ertesi gün, tam bir yaylalar turu başladı. Çat Vadisi’nden önce Elevit, ardından Polovid, Samistal üzerinden Yukarı Kavrun’a kadar gittik ve dönerken Palovit’ten geçerek Amlakid üzerinden Polovid Şelalesi’ne ulaştık. Sonra konaklamak üzere tekrar Çat Vadisi’ne, Muco’nun yerine döndük.

Arzu Aynayı çatlattı

Bugün, Çiçekli Yayla’nın en yüksek noktasına çıktık. Bu sefer hava şansı bizden yanaydı; parçalı bulutlu olsa da bize sık sık manzara sundu. Aşağıdaki resimlerden nasıl bir manzara içerisinde olduğumuzu görebilirsiniz. İnerken, zevkle döşenmiş bir evden geçtik ve orada çay içtik. Çok güzel eşyaları vardı ve bir aynayı Arzu çatlatıverdi. Buralara gelmişken olmaz ise olmazımız Pokut ve Sal yaylalarını da ziyaret ettik. Geceyi yine Çat Vadisi’nde geçirdik ve yarın yaylalar ile Karadeniz Bölgesi’ni terk ederek içeri doğru ilerleyeceğiz. Bundan sonrası şehir gezileri olacak.

Karadeniz’de havalar genellikle yağmurlu ve kapalı geçti. Karadeniz yaylalarını terk ettiğimiz bugün, yine hava kapalı, hafif yağmurlu ve 14 dereceydi. Ovit’i aşarak İspir’e geçeceğiz ve yeni yapılan Ovit Tüneli’ni de ilk kez kullanacağız. Ovit Tüneli, çift tüplü ve 15 kilometrelik bir uzunluğa sahip. Karadeniz tarafından girdiğimizde dediğim gibi hava 14 derece ve yağmurluydu. Tünelin öbür tarafına geçtiğimizde ise hava 33 derece ve tamamen güneşliydi. Yani, bir nevi mevsim değiştirdik.

Müze

Geceyi İspir’de geçirdikten sonra sabah, Çoruh Vadisi boyunca yola koyuluyoruz. Yeni adı Bayraktar olan köyde, eski adıyla Baksı Müzesi’ni gezerek yolumuza devam ediyoruz. Hedefimiz Tunceli.

Munzur2
Munzur1

Tunceli’de 2 gece geçirmeyi düşünüyoruz. Munzur Vadisi ve Gözeleri bir tam gün gezebilmek için, manzaralı bir yerde karavanımızı park ediyoruz. Ancak, Munzur Vadisi’nde gezerken gördüğümüz su kenarındaki güzel mekana, ikinci gece için karavanımızı alıyoruz. Gözeler, önceki gelişlerimizde oldukça sakin olmakla birlikte, bu kez turistik ve kalabalık bulduk. Munzur kenarında konaklamak söz konusu olunca, suyun soğukluğuna aldırmadan suya girmek, elbette benim en büyük zevkim oldu.

Baran

Feribot yerine, barajı çevresel olarak dolaşarak Elazığ’a geliyoruz. Elazığ’da gezebileceğimiz en güzel yer Harput Kalesi. Harput Kalesi’ni gezdikten sonra, hedefimiz ve konaklamak istediğimiz yer, Elazığ’ın merkez Çatalharman köyünde bulunan Baran Bağları. Baran Bağları’nda Devrim kardeşimizin misafiri olarak konaklayacağız. Baran Bağları, oldukça büyük ve kaliteli şaraplık üzüm yetiştiren bir işletme. Kayra gibi pek çok ünlü şarap fabrikalarına üzüm veren Baran Bağlarıdır.

Devrim Baran ve yeni tanıdığımız Abidin Mengi arkadaşımızla, bol sohbetli ve bol şaraplı güzel bir akşam yaşıyoruz. Devrim ve Abidin’e selam olsun.

Kemaliye

Hedefimiz Erzincan’ın Kemaliye ilçesi. Karanlık Kanyon ve Fırat Nehri üzerinde feribot gezisi yapmak üzere kendimizi planlıyoruz. Konaklamak için de Kemaliye ve Fırat Nehri’ne güzel bir manzara oluşturan, Kemaliye’den yüksekçe bir tepede yer alan Kırkgözeler mesire alanını seçiyoruz. Daha önce de bu mesire alanında konaklamıştık ve çok memnun kalmıştık. O günlerde daha ziyade soğuk hava ve kış şartları olduğu için bizden başka kimse yoktu, ama bu sefer orayı oldukça kalabalık buluyoruz ve karavanı yerleştirebilmek için beklemek zorunda kalıyoruz.

Kanyon

Karavanı bıraktıktan sonra, Botla Fırat ve Karanlık Kanyon’u gezmek için Kemaliye’ye geçiyoruz. Kısa sürede Bot hareket ediyor ve bize müthiş kanyon manzaraları sunuyor. Bot gezisi sonrasında, aracımızla Karanlık Kanyon’un tünel demek mümkün olmayacak derecede mağara gibi oyulmuş dehlizlerinden, o toprak yollardan Divriği tarafına geçerek geriye dönüyoruz. Gerçekten görülmesi gereken bu taş yolun hikayesi de oldukça uzun. Ne de olsa, vaktiyle elle oyularak geçiş sağlamaya çalışılmış.

Ulu

Bu defa hedefimiz Divriği. Daha önceki ziyaretimizde tadilat ve onarımda olan Ulu Cami’yi onarılmış olarak görmek istiyoruz. Ayrıca cam terastan kanyonu seyretmek istiyoruz. Şansımız yaver gitti ve cam terasa yakın bir tepede bir mesire alanı bulduk. Karavanımızı oraya çıkardık. Divriği’ye tepeden bakan bu noktada güzel bir gece yaşadık doğrusu.

Sivas

Şimdi hedefimiz Sivas. Sivas’ın girişinde, ünlü bir mobilya mağazasının bahçesine izin alarak karavanımızı bırakıyoruz. Geceyi burada geçireceğiz, sonra Sivas’ı keşfe çıkıyoruz. Kongre Merkezi Müzesi ve Sivas’ın şehir müzesini geziyoruz. Her ikisi de oldukça ilgimizi çekiyor ve bizi tatmin ediyor. Ünlü yazarlarımızın canına mal olan Madımak katliamının yaşandığı oteli buluyoruz. Müzeleşmiş olarak görmeyi umarken, sadece bir küçük köşe ile geçiştirildiğini görüyor ve üzülüyoruz. Sivas’ın sokaklarını da biraz arşınladıktan sonra lezzetlerini de tatmak suretiyle karavanımıza, gecelemek üzere dönüyoruz. Ertesi gün, yolumuz ilk durağımız yani sondan ilk durağımız olan Bahadın kasabası.

Basın
Ödül

Bahadın kasabasına tekrar dönmemizin nedeni, babam adına düzenlediğimiz Arif Baş Öykü Yarışması’nda birinci olan arkadaşımız Tolgay Yiğit Hiçyılmaz’a plaketini vermek için düzenlediğimiz törene katılmak.

Zzz

Tolgay kardeşime plaketini verdikten sonra ertesi gün artık İznik’e, Kürkçü Dükkanı’na dönme vakti geliyor. Bu arada, bu geziyi sonlandırırken Bahadın kasabasında yer alan ve babam Arif Baş tarafından oluşturulan Arif Hoca Müzesi’nden birkaç tane fotoğraf bırakayım. Bir başka gezi anımızda buluşmak üzere hoşça kalın ve doğada kalın, gezmelerimiz çok olsun.

KARAVAN İLE KARANLIK KANYON

Gezi başlığı Karanlık Kanyon olsa da, gezi kapsamı çok daha geniş. Karanlık Kanyon, bu gezinin can alıcı / önemli noktası. Bireysel gezilerimiz genellikle böyledir. Bir önemsediğimiz noktaya giderken ve dönerken oluşan gezilecek yerler toplamı…

Karanlık Kanyon’a gidiş Sivas ve Divriği şehir turlarını içeriyor. Sivas şehir merkezinde bir çok tarih yatıyor. En önemlisi Sivas Kongresinin toplandığı bina. Madımak otelini görmek istedik ama duyduğumuz veya beklediğimiz gibi müzeleştirilmiş bir otel bulamadık.

Divriği denince akla Ulu Cami geliyor. Ulu Cami’yi restorasyon çalışmaları içinde bulduk. Ancak iki kapısını gördük ki, bu bile Divriği’ye uğramak için değer. Restore çalışması beş yıl önce başlamış. İlgilinin verdiği bilgiye göre, Cumhurbaşkanı Mart 2024’e kadar bitirilmesini istemiş. Açılışı kendisi yapacakmış. Bu tavır ister istemez yerel seçimleri çağrıştırıyor…

Karanlık Kanyon’dayız… Yazmak zor . Fotoğraf albümü o güzelliği, o haşmeti anlatacaktır. Kanyon içinde Fırat nehrini taşıyor. Erzincan Kemaliye ilçesi sınırlarında. Biz kanyona Kemaliye’den değil Kuzeyden girdik ve Kemaliye’ye çıktık… Köy yollarından, çok güzel bir coğrafyadan ilerleyerek (karavanımızla) güzel ama zor yollardan kanyonun kuzey ucuna ulaştık. Karavanımız dağ şartlarına göre yapılmış olduğu için sıkıntı yaşamadık. Meraklılarına reklam edeyim. Hunter Karavan. Bize minimal yaşamayı öğreten ama aradığınız her konforu içeren bir çekme karavan. Reklamları izlediniz… :))


Kaç tünel, pardon mağara geçtik sayamadım. Adı tünel, kendisi mağara… Montenegro’da benzer mağaralar geçmiştik ama orada zemin düzgün kaplanmıştı. Burada zemin kaplamayı bırak zemin yok. Tarla buraya göre çok daha düzgün bir zemin. Gezmek amaçlı yavaş ve dura kalka gidiyoruz ama seri gitmek istesek saatte on kilometreyi aşamazsınız. Tünelden tünele geçerken kanyon ve Fırat ile karşılaşıyorsunuz.

Mola verdiğimiz bir nokta da, Kemaliye’li bir taksici ile karşılaştık. Nehirde balık tutmaya gelmiş.

– Yukarıdan geliyorsunuz, değil mi? Diye sordu bize.
– Evet
– Aşağıda tüneller (mağaralar) bitince zorlu virajlar var. Bu karavanla nasıl döneceksiniz?

Her zamanki özgüvenimle cevapladım.
– Biz bu güne kadar ne zor yollar katettik. Bunu da geçeriz.

Amcamdan ayrıldıktan sonra iki kaya arasından bir nevi bir kapıdan geçmemiz gerekti. Bize yol vermek isteyen bir araç bekliyordu. Selamlaşıp geçtik. Tam kapı çıkışında durdum ve Arzu’nun ileri giderek, karavan ile hareketimizi videoya almasını istedim. Arzu ilerlerken bize yol veren delikanlı geldi ve;

– Neden durdunuz sorun var mı? Diye sordu.
– Eşimin ilerlemesini bekliyorum videoya alacak.
– İsterseniz dron ile çekeyim!…

Nasıl istemezsin. İyi ki karşılaştık bu iki Elazığ’lı gençle. Çağlar Şen kardeşime buradan selamlar… Aşağıda bulacağınız çekimlerin çoğu Çağlar kardeşe aittir.

Zor iki dönemeci kıl payı farkla, manevrasız geçtim. Gerçi çekme karavan ile manevra zor iş. Hele de burada… Bu arada Fırat üzerinde tekne gördük. Belli ki kanyon gezisi yapıyorlar. Arzu;

– Aşağıdan fotoğrafımızı çekseler.
– Uğrayalım. Uygun zaman ve yeteri yolcusu varsa biz de tekne gezisi yapalım.

Mağaraların bittiği ama yol kıvrımlarının vahşileştiği alanı geçerek Kemaliye girişine ulaştık. Baktık tekne gezisi platformu burada ama çok tenha. Konuşmak için girdik. Tekne kaptanı delikanlı:

– Abi o karavanlı siz misiniz?
– Evet
– Deli işi…

Yöreyi iyi tanıyan kaptanın bize verdiği unvan işte bu oldu. “Deli İşi”

Kısa bir Kemaliye turu sonrası yatacak yer aradık. Tam yerleşirken yine Çağlar geldi.
– Abi yukarıda Kırk Gözeler var. Mesire yeri. Çok manzaralı. Bu mevsimde kimse yoktur. Orada geceleyin. Hemen toparlandık ve Kırk Gözelere vasıl olduk. Kemaliye ve Fırat nehri ayaklar altında. Uçağın ilk kalkış anı gibi ful manzara….

Dediğim gibi, birincil hedef Karanlık Kanyon idi. Şimdi dönüş yolu. Göbeklitepe, Urfa, Antep, Adana, Mersin, Yozgat ve kürkçü dükkanı, İznik…

Göbeklitepe ayrı bir fasıl. Geçiştirilemez. Adana “Yılan Kale” ve Mersin “ Çamlı Yayla” dönüş favorileri. Çamlı Yayla da Figen’in ( Yudosk kurucusu ve başkan yardımcısı ) kardeşi Harun Özçürümez’de iki gün konuk olduk. Sonrası Yozgat Bahadın Kasabası’nda anne ziyareti ve İznik…

Sağlıkla kalınız. Bol gezmeleriniz olsun…

Büyük izlemek için fotoğrafa tıklayınız. İyi seyirler…

Piva-Tara-Durmitor 2023

Karadağ’ın (Montenegro) kanyonları Piva, Tara ve Durmitor. Üç kanyonun oluşturdukları kavşakların ortası Durmitor Ulusal Doğa Parkı. Yeniden yaşamak için yeryüzünde bir yer seç deseler, seçimim burası olur… Tara ve Durmitor Ulusal Doğa Parkı, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yerlerini alıyorlar.

Tara Nehri 30 km kadar Bosna ve Karadağ arasında sınırı oluşturuyor. Bosna Foça bölgesinden, Karadağ Plutzen’e geçişte Tara üzerinde ahşap bir köprü kapı görevi yapıyor. Bölgeye defalarca sefer yaptım. İlk keşfim otobüs ile oldu. Yudosk adına yaptığımız bir balkan gezisinde 40 kişilik otobüsü buraya sokmuştum. Otobüs köprüye girmek için bir hayli zorlandı. Gümrük görevlileri, bizim bu köprüden geçen ilk turist otobüsü olduğumuzu, bir hayli şaşkın ifade etmişlerdi.

Sonrası daha bir şaşırtıcı. Plutzin istikametine giderken onlarca tünelden geçiyorsunuz. Tünel dedim ama aslında mağara… Mağara içinde mağara kavşaklarıda var. Kayalar oyulmuş ve hiçbir işlem yapmadan geçişe açılmış. Aydınlatma hakgetire…. Coğrafya zaten haşin. Piva kanyonu duvarlarında ilerliyorsunuz. Bir süre sonra sol taraftan sağa bir köprü le geçiyor ve hemen mağaraya giriyorsunuz. Önce sağınızda, sonra solunuzda Piva derinliğini izliyorsunuz.

Konuyu dağıtmadan Tara ile devam edelim. Tara Avrupa’nın birinci uzun ve derin kanyonu. Dünyanın en derin ikinci kanyonu. Derinlik 1300 metreye kadar kadar çıkmaktadır. Doğa sporları için çok uygun bir coğrafya. Rafting cenneti. Kanyon derinliklerinde kamp alanları mevcut. Fiyatlar ise uygun. Rafting kamplarının bir çoğu özellikle Bosna tarafı düz alanda. Buradan hizmet alırsanız, rafting esnasında iki kez pasaportsuz sınır geçiyorsunuz.

144 km uzunluğundaki bu temiz dağ nehrinin güney doğusunda, Zabjak bölgesinde ünlü Tara köprüsü yer alır. Köprü, Sırp mimar Mijat Trojan tarafından 1938-40 yıllarında inşa edilmiştir. Tamamlandığında Avrupa’nın en büyük beton kemerli köprüsü oldu. Köprü, Tara nehrinden 172 metre yükseklikte, 365 metre uzunlukta ve 5 kamerden oluşmaktadır.

Tara, güney doğudan kuzey batı istikametinde uzanırken, Durmitor kanyonu güneyden kuzeye uzanarak Tara ile buluşur, Keza, Piva’da güney kuzey yönünde Durmitor’a paralel olarak Tara ile buluşur. Bu kanyonların aralarında kalan coğrafya ise Durmitor Ulusal Doğa Park’ını oluşturur…

Durmitor kanyonunu iniş ve çıkış olarak geçilen kara yolu mevcut. Olağan üstü manzaralar içinde ilerlersiniz. Kanyon tabanında kısa bir yürüyüş ile çok güzel göllerle karşılaşırsınız. Suşiko jezera bunlardan biri ve en yakın olanı.

Piva kanyonu içinde bir de baraj var. Tarihçesini bilmiyorum ama gördüğüm en yüksek baraj seti burada. set üzerinden kanyona bakarken ürküyorsunuz. uçağın kalkış anı kadar yüksek ve arkanızda bu yüksekliğe kadar su dolu olduğunu düşünüce kaçma isteği uyanıyor. Baraj iki kola ayrılarak kanyonlar içinde uzanıyor. batı kolu üzerinde ise o şirin Plutzen kasabası yerleşiyor.

Fazla uzatmadan görsel şölene bakalım. Fotoğraflara tıklamak sureti ile büyük izleyebilirsiniz ve buraya kadar gelmişseniz aşağıya bir yorum bırakırsınız di mi?… :))

Kapadokya

Uzun geziler öncesi karavanımızla uyum sağlama, birbirimizi tanıma gezisi rotası bu defa Kapadokya.
İki günlük kısa bir gezi. Dört kişiyiz. İki kişi karavanda iki kişi araç üstü çadırda konakladık.

İlk gecemizi Kızıl Çukur vadisine nazır bir düzlükte geçirdik. Sabah beşte bir gürültü koptu. Çöp kamyonu çöpleri alıyor diye düşündüm. Çöp almak ne kadar sürebilir ki, bitmek bilmez… Merakla araç üstü çadırımın kapısını açtığımda ağzım açık kaldı. Gökyüzü balon dolu. Gürültü ise hazırlanan balonlardan geliyor. Kalkış pistlerine üç adım mesafede konaklamışız.

Avanos, Kızılırmak kıyılarını güzel değerlendirmiş. Belediyesini tebrik ederim. Uzun uzun yazmayacağım. Göreme ve Zelve klasik gezilerimizi yaptık.

Şimdi balonları seyredelim. Üzerine tıklamak sureti ile fotoğrafları büyütebilirsiniz…

Plitvice Gölleri Hırvatistan

Plitvice gölleri Hırvatca Plitvička jezera,  Unesco’nun DÜNYA KÜLTÜR MİRASI listesine aldığı göller ve şelaleler topluluğu. Tam bir yeryüzü cenneti… İki büyük ve yedi küçük olmak üzere dokuz gölden oluşan topluluk, kot farkları nedeniyle birbirlerine şelale olarak dökülürler.

Dört kişi düştük yollara. Çekme karavanımız ve araç üstü çadır dört kişiyi barındırmaya yetiyor.

karavan-1

Fotoğraf Kapadokya’dan… Karavan ve araç üstü çadırı tanıtmak istedim.

Ben ve eşim Arzu karavanda, Mehmet abi ve arkadaşı da çadırda konakladık. Yol boyu çeşme bulamadığımız için karavana su ikmali zorluğu dışında bir sıkıntımız olmadı.

Plitvice için uzun yazı değil uzun görsele ihtiyaç var. İki aşamalı galeri yüklüyorum. Fotoğrafların üstüne tıklamak sureti ile büyük izleyebilirsiniz…

Büyük gölü tekne ile geçiyoruz. Geçtiğimiz yerde dinlenmek için bir hayli olanaklar var. Büfe, restoran, tuvaletler ve çimlere yayılmış masalar… İkinci aşamada kısa bir karasal yürüyüş sonrası şenlik tekrar başlıyor.

Giriş ücreti 250 kuna. Bu da yaklaşık 32-33 euro yapıyor. Plitvice’ye daha önce 3 kez otobüs ile YUDOSK’u götürdüm. Her seferi 40-42 kişi olmak üzere. 2 defada kendi aracım ve birkaç arkadaş ile gitmişliğimiz var. Bu altıncısı karavanlı oldu. Dikkat edilmesi gereken 3 konu var;
1- Cumartesi-pazar çok kalabalık. Hafta içi ve erken saatler tercih edilmeli. Sabah 7.00 de açılmış oluyor.
2- Aşağıdan yukarı doğru gezmek de mümkün ancak daha yorucu oluyor. Tercih yukarıdan aşağı doğru olmalı. Yukarı üç vagonlu otobüs ile çıkılıyor. İz takipli araç sanki tren ve ray üzerinde gider gibi. Yola göre kıvrıla, kıvrıla ilerliyor. Otobüs ve tekne ücretleri bilete dahil. Biletinizi giriş sonrası atmayınız.
3- Ağustos ve sonrası sularda nispeten azalma var. Mayıs haziran en iyi aylar.

BURAYA KADAR GELMİŞSENİZ BİR YORUM BEKLERİZ!….